Roman, İletişim Yayınları
2014
Doğa Tarihi / Özet
Dünyanın kendi etrafında dönmediğini hissettiği an paniğe kapılıveriyordu Doğa. İçinde bulunduğu iş ortamı da bu paniği acımasızca köpürtüyordu. Hep merkezde olmalıydı. Hep farklı olmalıydı. Farkı fark edilmeliydi. Kalitesi gözle görülmeliydi. Kesintisiz olarak arzulanmalıydı. İştah, takdir ve kıskançlık dolu gözler hep üzerinde olmalıydı. Yıllar sonra sağda solda küçük adamların belirmeye başlaması da bu takıntının eseri olacaktı.
Doğa, 420 aylık bir bebekti. Pembemsi. Lacivert lensli. Ilık kokulu. Göğüslerine silikon yaptırsa mıydı? Site güvenliğinin yanından yavaşlayarak geçiyordu. “Etiniz nasıl pişsin Doğa Hanım?” Plazanın eksi yedinci katında yarı İngilizce yarı Türkçe PowerPoint sunumu yapıyordu. Cafe Jungle. Londra. Sepultura tişörtü. Elektronik sigara. Doğa’nın en sevdiği mevsim, yazdı. Facebook’ta yorumlar çook güzeldi. Doğa, “bomba gibiydi”. Alev olmasa, şu küçük kırışıklıklar, Onur ve diğer metal turnikeler…
Hakan Bıçakcı, metropol tekinsizliğine bu defa bir kadının gözünden bakıyor. Rekabetin, teşhirin, güzel ve mutlu görünmenin dayanılmaz baskısını Doğa’yla resmediyor. Doğa Tarihi, plaza-site-alışveriş merkezi üçgeninde sıkışmış hayatları anlatan, günümüzde geçen bir distopya.
Doğa Tarihi / Alıntılar
Sf. 17-20
- Doğa uzun uzun düşündü
Doğa, kariyerini Londra’ya borçluydu. Mesleki kariyerini değil; hayatını bir kariyer planı gibi yaşamasını… Lise sonun yarıyıl tatilinde annesi ve anneannesiyle gittiği bir haftalık Londra seyahatindeki gözle görülmeyecek kadar küçük, hatırlanmayacak kadar önemsiz bir olayın etkisi, hayattaki duruşunu şekillendirivermişti.
Tatilin son günüydü. Doğa cebinde kalan son yabancı para olan 20 Pound’u harcamak için tek başına yürüyüşe çıkmıştı. Annesi ve anneannesi Londra’nın ıslak kaosuna doymuş, her tarafı mağaza poşeti içinde kalan otel odasında sakin sakin valiz hazırlıyorlardı. Kocaman sırt çantasını bir gece önceden toplayıp kapının yanına koymuş olan Doğa odaya dönünce de havaalanının yolunu tutacaklardı.
Doğa otelden çıkıp bir sigara yaktı. Yine yağmur çiseliyordu. Sigara içerek ve hafif hafif ıslanarak yürüdü. HMV adlı müzik mağazasının Oxford Caddesi üzerinde bulunan, siyah tonların hakim olduğu dev şubesine girdi. Doğa o zamanlar Sepultura hayranıydı. Brezilya fönü nedir bilmeyen saçları, Brezilyalı trash metal grubunun paslı ritimleriyle sallanırdı. Doğa’nın bir önceki hayatı…
CD’lerin arasında gezinip Trash Metal/Hard Rock bölümünü buldu. “S” harfine yöneldi. Daha önce duymadığı birkaç grubu geçti. Sepultura CD’leri karşısındaydı. Ne kadar çok vardı. Her birinde farklı renk oje olan tırnakları hoplaya zıplaya albümleri taradı. Hepsi onda vardı. En sonuncusu hariç… İşte bilmediği bir albüm… Adını bile duymamıştı. İki CD’den oluşuyordu. Kapağı çok güzeldi. Arkasını çevirip şarkı isimlerine baktı. Hiçbirinden haberi yoktu. Elinde bir hazine tutuyordu. Korka korka fiyatına baktı: 19 Pound. İçinde tarifsiz bir mutluluk yükseldi. Bu tam son dakika golü olmuştu. Tatil zirvede bitiyordu. Ancak albümle kasaya yürürken duvarda asılı duran muhteşem bir Sepultura tişörtü gördü. Akmar Pasajı’ından toplayıp durduğu, tost makinesi gibi tuhaf aletlerden çıkma, çirkin baskılı metalci tişörtlerinden çok daha kaliteli bir penyeye basılmıştı. Üzerinde, elindeki albüm kapağındaki desen vardı. Fiyatına baktı: Yine 19 Pound…
İşte Doğa’nın geri kalan hayatını şekillendirecek karar anı gelmişti. Albümü alırsa çok sevdiği Sepultura’nın yepyeni şarkılarını dinleyecekti. Tişörtü alırsa herkes onun Sepultura şarkıları dinlemeyi çok sevdiğini bilecekti. Doğa uzun uzun düşündü. Albümü geri bırakıp tişörtü aldı. Birkaç kararsız manevradan sonra kasaların bulunduğu bölüme yöneldi. Tişörtü alıp sokağa çıktı. Bir sigara daha yaktı. Islak kalabalığa karıştı.
Mutluluktan içi katılarak aldığı; kaybolacak, çekecek, kirlenecek diye ödünün patladığı Sepultura tişörtü iki sene sonra evlerine temizliğe gelen Hacer Hanım’ın üzerinde, üç sene sonra da toz alırken elindeydi. Brezilyalı trash metal grubunun Doğa’yla macerası Londra’daki HMV mağazasında başlamış, Göztepe’deki eski bir apartmanın dördüncü katında sona ermişti. Tozu dumana katan efsane grup, zamanla toz bezi olmuştu.
Doğa, dinlemek yerine dinlediğinin bilinmesini tercih ederek saptığı yolda ağır ve tedirgin adımlarla ilerlemeye başladı. Bir anda değişmedi. Önce bir kırılma gerçekleşti. Doğa uzunca bir süre bocaladı. Üniversiteden sonra iş hayatına atılınca patinajı bırakıp hızlandı. Artık adımları seri ve kararlıydı. Düz bir yolda yürümekten çok, basamakları tırmanmaya benziyordu ilerleme biçimi. Ve yükseldikçe hayatı başkalarının gözüne oynanan bir oyuna döndü. Kendini ansızın içinde bulduğu bu yeni konsepte itaat eder olmuştu. Başkaları tarafından belirlenmiş amaçları gerçekleştirmek üzere tasarlanmış bir makineye dönmüştü. Her zaman mutlu olması ve sürekli olarak arzu edilmesi zorunlu bir makineye…
Dış görünüşüyle aklını bozmuştu. Kendi hayatıyla meşgul olmayı bırakıp başkalarının hayatlarıyla meşgul olmaya başlamıştı. Kendi gözleriyle değil, başkalarının gözleriyle bakıyordu kendine. Onaylanma hevesiyle. Hayatındaki her türlü eksiklik duygusunu, türlü maddi aşırılıklarla telafi etmeye alışmıştı. Mutlaka zengin, genellikle kaba ve her zaman can sıkıcı adamlarla takılıyordu. Onlarlayken hiçbir şey hissetmiyordu. Zevk almayı değil zevk alıyor gibi görünmeyi seçmişti o Sepultura tişörtüyle birlikte. Onlara erkek olduklarını hissettirmeyi iş edinmişti. Onlar da karşılığında kendisine kadın olduğunu hissettireceklerdi. Kapısını açacak, sandalyesini çekecek, paltosunu tutacak adamlar olacaktı hep etrafında. Ve yeri geldiğinde onun için kavgaya girecek koruma görevlileri…
Dünyanın kendi etrafında dönmediğini hissettiği an paniğe kapılıveriyordu Doğa. İçinde bulunduğu iş ortamı da bu paniği acımasızca köpürtüyordu. Hep merkezde olmalıydı. Hep farklı olmalıydı. Farkı fark edilmeliydi. Kalitesi gözle görülmeliydi. Kesintisiz olarak arzulanmalıydı. İştah, takdir ve kıskançlık dolu gözler hep üzerinde olmalıydı. Yıllar sonra sağda solda küçük adamların belirmeye başlaması da bu takıntının eseri olacaktı.
Sf. 189
- Doğa seni pek iyi görmedim bu arada
Birkaç gün sonra Doğa’nın rüyasına elinde kocaman bir bıçakla girdi Burcu. Yüzünde sabit bir gülümsemeyle üstüne yürüyordu. Doğa donup kalmıştı. Kıpırdayamıyordu. Burcu bir yandan yürürken bir yandan elindeki bıçakla kendi karnını deşti. Akan kana aldırmadan ve yüzündeki gülümsemeyi hiç bozmadan yürümeyi sürdürdü. Yaklaştı, yaklaştı ve kanlı bıçakla Doğa’nın karnına derin bir kesik attı. Doğa tam yere yığılacaktı ki bıçağı elinden atıp ona sımsıkı sarıldı Burcu. Yaraları birbirine geçti. Burcu’nun içinden ılık ılık akan yağlar Doğa’nın içine dolmaya başladı. Doğa çırpınsa da kurtulamıyordu. Burcu “Canım arkadaşım benim!” diye bağırarak sıkıyordu Doğa’yı. Yağların kıvamı gittikçe koyulaşıyordu. Oluk oluk akıyordu. Burcu’dan Doğa’ya. Çimento gibi dökülüp beton gibi donup kalıyordu içinde. Doğa hemen yanlarında duran pembe çerçeveli eski boy aynasında Burcu’nun inceldikçe kendisinin kalınlaştığını görüyordu. Ve Doğa şiştikçe eski aynanın yüzeyi gerilerek çatlamaya başladı. Doğa çığlık çığlığa çırpınıyordu. Burcu’nun kolları onu insanüstü bir kuvvetle zapt etti. “Şşşşt, mimik yapma güzelim, sakın mimik yapma” diye fısıldadı kulağına.
(…)
Doğa Tarihi / Eleştiriler
- Kitap Eki / Kasım 2018 / Yurdagül Sayıbaş
- SabitFikir (Odak Yazar Dosyası) / İpek Bozkaya / 12 Ekim 2015
- Cumhuriyet Kitap / Eray Ak / 15 Mayıs 2014
- Radikal Kitap / Püren Mutlutürk Meral / 9 Mayıs 2014
- Milliyet Kitap / Bülent Usta / Mayıs 2014
- Remzi Kitap Gazetesi / Ceyhan Usanmaz / Haziran 2014
- Birgün Kitap / Esra Ertan / Ağustos 2014
- Egoist Okur / Sibel Yılmaz / 3 Ekim 2014
- Okuma Notları / Hikmet Hükümenoğlu / 27 Mayıs 2014
- Radikal / Cem Erciyes / 9 Haziran 2014
- Radikal / Yekta Kopan / 6 Ağustos 2014
- SabitFikir / Ömer Türkeş / Haziran 2014
- Ruhuna Kitap / Gürcan Öztürk / Temmuz 2014
- Sendika.org / Burak Soyer / 12 Kasım 2014
- Arka Kapak / Evren Kuçlu / 31 Ağustos 2014
- Notlar Dergisi / Umut Döner / Nisan 2015
- Yeni Medya / Bilgesu Savcı
- Yeni Medya / Şeyda Koçak Kurt
Doğa Tarihi / Söyleşiler
- Remzi Kitap Gazetesi / Ceyhan Usanmaz / Ekim 2015
- Radikal Kitap / Aslı Tohumcu / 9 Mayıs 2014
- Cumhuriyet Kitap / Alev Karaduman / 15 Mayıs 2014
- Arka Kapak / Evren Kuçlu / Ağustos 2014
- Babylon Magazine / Şebnem Bozoklu / Temmuz-Ağustos 2014
- Edebiyat Haber / Serap Uysal / 12 Mayıs 2014
- EgoistOkur / Gülenay Börekçi / Eylül 2014
- Evrensel / Ezgi Görgü, Zeliha Gürel
- Milliyet Pazar / Güliz Arslan / 01 Haziran 2014
- Star Kitap / Yusuf Çopur / 12 Haziran 2014
Cumhuriyet Kitap / Eray Ak / 15 Mayıs 2014
Pembe panjurlu distopya
Hayalleri, ancak ve ancak bir göğüs kadar büyüyebilen bir kadından yaşama dair ne alabilirsiniz?
Hakan Bıçakcı, yeni romanı Doğa Tarihi’nde bu sorunun yanıtını veriyor. Yanlış okumadınız. Korku gerilim romanlarıyla tanınmış, fantastik öyküler yazan Bıçakcı yayımlanan bu son romanında, herkesin müstehzi bir ifadeyle karşılayabileceği basit gibi görünen bu sorudan yola çıkarak, önceden çok uzak gelse de artık hiç de yabancısı olmadığımız yaşamları didikliyor.
Nasıl mı? Şöyle: Bir kahraman düşlüyor Bıçakcı. Adını Doğa koyuyor. Otuz beşinde bir plaza güzeli. Dünyanın etrafında dönmesini istiyor, dönmediği anlarda telaşa düşüyor, sigarası ve evi dahil her şeyi akıllı, yaramaz köpeği Fifi ve annesiyle birlikte yaşıyor. Yaşamındaki her şey o kadar istediği gibi gidiyor ki ya da Doğa bize yaşamındaki her şeyin o kadar güzel gittiğini “göteriyor” ki biz de her şeyin yolunda olduğuna inanıyoruz başlarda. Ama durun! Küçük bir sorun: Doğa’nın kalçaları, bacakları, yüzü muhteşem de… Şu göğüsler. Tek sorunu bu işte Doğa’nın. Yoksa geri kalan her şey mükemmel…
Ancak Hakan Bıçakcı romanıysa elimizdeki böyle “aydınlık” dünyalara aldanmamak gerektiğini bilmemiz gerekir ki öyle de oluyor zaten. Bıçakcı, bu pembe panjurlu düşlerle kurulu dünyadan günümüzün, aslında herkesin bir ucundan tuttuğu çirkin teşhir haritasının ayrıntılarını sergiliyor. Sosyal medyayla birlikte yaşamımıza hepten egemen olan “sosyal teşhir” çağında, “gibi görünmek” ya da sadece “görünmek” yeni yeni konuşulmaya başlansa da temel sorunlardan biri hâline geldi. Doğa’nın da yaşamındaki temel sorun bu aslında; göğüsler bahane. O sadece bulunduğu çağa tam olarak ayak uydurmak için çırpınan, kesintisiz olarak arzulanmak istenen, iştah, takdir ve kıskançlık dolu gözlerin hep üzerinde olması için çabalayan bir kadın. Her gün etrafımızda gördüklerimizden yani.
Bıçakcı da çağın tüm gereklerini “fazla fazla” yerine getiren bir karakter ile normal gibi görünen yaşamların altındaki derin uçurumları anlatıyor romanında. Bu gereklerden yola çıkarak Doğa Tarihi’nin, plaza-site-alışveriş merkezi üçgeninde sıkışmış hayatların “kâbusu” olduğunu söyleyebiliriz. Diğer bir taraftan da normal algısının kaşındığı pembe panjurlu bir distopya Doğa Tarihi. Panjurları, renkli “gibi görünen” hayatlarından, distopik atmosferi ise tamamıyla gerçeklerinden…
Tekrar Doğa’ya dönecek olursak; Hakan Bıçakcı’nın “yaratmamış” olduğunu söyleyebiliriz Doğa’yı. İsminin etrafına yeniden bir kişilik örmemiş. Sadece “seçmiş”. Muhteşem bir gözlemin sonucunda dünyaya gelmiş Doğa. Etrafımıza baksak belki onlarca insanda, hatta kendimizde bile yakalayacağımız birçok özelliğin bir isim üzerinde toplanmasıyla can bulmuş bir karakter o. Bıçakcı sadece günlük yaşamın hayhuyunda etrafımızdan akıp giden yaşantılardan parçalar kopararak yaşadığımız bu yeni dönemin prototipini meydana getirmiş Doğa’yla birlikte.
Bu bağlamda kendi yaşam deneyimlerinden yaratılıp bugüne taşınan bir karakter değil Doğa. İsmi bile ironinin serin gölgesinde. Aksine; öğretilmiş, kibarca, usulüne uygun bir şekilde dayatılmış yaşamların doğurduğu “suni bir yaşam formu”. Yaşanmışlıkları, kendi doğal süreci onu bir yere kadar getirmiştir ancak sonuçta Doğa için her şey doğal akışından çıkmış ve “yapay” bir hayatı sürmeye başlamış. Doğa’nın, Hakan Bıçakcı tarafından bize izletilen yaşamı bu “plastik” dünyanın içinde geçiyor. Ancak her ne olursa olsun Doğa’nın bu yapay evrene sapmadan önce yaşadıkları bir şekilde zihninin bir köşesinde yer etmiş, bilinçaltında bir yerlerde gezmektedir ama onları öylesine bastırmıştır ki anıları nefes bile alamaz o dar hücrelerde. Hâliyle en küçük bir işaret fişeği gördüklerinde de yerinde duramazlar. Son kertede romanın çatışmaları da biliçaltının su yüzüne çıkmaya başlamasıyla ortaya çıkacak zaten.
Çıktığında da Hakan Bıçakcı’nın o bilindik dünyaları romanın atmosferini kaplamaya başlayacak. Gerçekler, düşler ve kâbusların iç içe geçtiği; neyin gerçek, neyin düş ve neyin kâbus olduğunun ayırt edilemediği bir dünya kapılarını açacak.
Şimdi en baştaki soruya tekrar dönelim: “Hayalleri, ancak ve ancak bir göğüs kadar büyüyebilen bir kadından yaşama dair ne alabilirsiniz?” Bakın ve Doğa’nın göğüsleri arsındaki boşluktan kendi dünyanızı seyredin…
Radikal Kitap / Püren Mutlutürk Meral / 9 Mayıs 2014
Postmodern bir kadının sıkışmışlığı
Hakan Bıçakcı’nın yeni kitabı Doğa Tarihi, postmodern bireyin rutinleştirilmiş, tüm canlı hayattan koparılmış ancak bir o kadar da içselleştirilmiş gündelik hayatına yer vererek okuyucuyu içine çekiyor. Doğa, otuzlu yaşlarının ortasında kariyeri parlak, tüm kadın ve erkekleri kendisine hayran bıraktıracak bir güzelliğe sahip, ekonomik güce sahip bir kadındır. Günümüz için varlığı çok sıradan hale gelmiş, gözün görmeyince yadırgadığı(!), ucu bucağı belirsiz o ürkütücü plazaların birinde çalışmakta ve yine yokluğu yadırganan, varlığı ise göz kamaştıran, insanın dışarıdaki tüm canlı hayatla ilişkisini kesen, kendi sınırları dahilinde sakinlerine “güvenli” ve “dışarıya” ihtiyaç duymayacakları bir yaşam sunan sitelerden birinde oturmaktadır. Yaşamı evi, işi, sevmediği bir adam, takıntılı bir anne ve sürekli kendisini bir yarış içerisine soktuğu arkadaşları arasında geçmektedir. Ancak yaşamındaki rutinler o kadar derinlere kök salmıştır ki, bir yıldan diğerine geçerken iki doğum günü kutlaması arasında bile -zorunlu haller dışında- hayatında hiçbir değişiklik olmamıştır. Dışarıdan bakıldığında çok iyi imkânlara ve belki de imrenilecek bir hayata sahip olduğu düşünülebilir Doğa’nın. Ama bu rutin, makineleşmiş hayat aslında çok basit bir karar üzerinden şekilleniyordu: Kendisine kendi gözleriyle değil, başkalarının gözleriyle bakmaya başlamasına neden olan kararı üzerinden… Farkında olmadan hayatını değiştiren bu kararla birlikte, Doğa’nın yaşadığı her şey sahteleşmeye başlıyor ve hayatını bu hale getiren de kendisi -çok eskide kalmış bu kararından sonra aynı yolda, emin adımlarla ilerleyen kendisi- oluyor. Örneğin, iş yerindeki bitmek bilmez hırsıyla kendini tüketişi, kendini gerçekleştirebileceği tek yerin fiziksel görüntüsü ve iş yerindeki konumu olduğunu düşünmesi, teknolojinin “nimetlerinden” yararlanırken aslında kendini o “nimetlerin” çizdiği sınırlar içerisine hapsederek tüm benliğini bu sınırlar üzerinden kurması ve neredeyse kurduğu her ilişkiyi bir rekabete, bir kurguya dönüştürmesi hayatını çekilmez kılma noktasına getiriyor.
Doğa kendisini bir nevi makine haline getiren, hiçbir şeyden zevk almayan ama zevk alıyormuş gibi görünen hayatıyla ilk yüzleşmesini lise zamanlarındaki sevgilisiyle karşılaşınca yaşıyor. En başta kendisinin ve yaşadığı her şeyin ne kadar doğal, yapmacıklıktan ve herhangi bir kurgudan ne kadar uzak olduğunu anımsıyor. Böylece o karşılaşmadan itibaren kitabın sonuna kadar Doğa’nın eski hayatına dair bitmek tükenmek bilemeyen bir özlemi yeşermeye başlıyor. Her anını, kurduğu her ilişkiyi, sevgilisini; eski hayatı ve eski sevgilisiyle kıyaslamaya başlıyor. İşte o andan itibaren Doğa’nın içindeki diğer kadın ortaya çıkıyor ve ikisi arasındaki sıkışmışlık ve nereye ait olduğunu bulma çabası Doğa’nın eski hayatına dönüş ümidiyle kitabın sonuna kadar devam ediyor. O özlediği hayatına dönüp dönemediği ise, okuyucunun okuma sürecindeki merakına vakıf oluyor.
Hepimizin içerisinde bir parça Doğa var
Bıçakcı’nın kurgusu ve üslubu okuru kendisine hayran bırakacak nitelikte ve aslında çok tanıdık bir karakter Doğa. Bu yüzdendir belki de hikayenin o iç burkan, kafanıza balyoz gibi inen gerçekliği… Çünkü hepimizin içerisinde bir parça Doğa var. Belki de etrafımızda tam da Doğa gibi insanlar var. Bunu, okurken keşfetmemek mümkün değil. İşte günümüzün o her yönüyle “güvenlikleştirilmiş”, “mutluluk kaynağı” postmodern hayatın insanı dönüştürdüğü, şekillendirdiği gerçeklik… Her alanda bu tip bir hayata özendirilmek için çeşitli uyarıcılara maruz kalmıyor muyuz? Kitle iletişim araçlarında kullanılıp, her yerde gözümüze sokulan reklamlar ile, kadın bedenini her geçen gün daha da araçsallaştıran ve böylece kadın üzerinden neo-liberal politikalar üreten bir sistemle, sürekli daha çok çalışıp birilerinin kazancını yükselterek, emek-değer ilişkisini yerle bir eden üretim ilişkileri ile ve en nihayetinde de, başta tüm o “sosyalliğine” rağmen bizi tüm sosyal hayatımızdan çekip koparan sosyal medya olmak üzere, hayatımızın her alanına nüfus eden ve bizi kontrol etme noktasına gelen teknoloji ile… Bunları eleştirirken sanılmasın ki teknolojik gelişmelerin yarattığı kolaylıktan azade yaşıyoruz ya da bunların farkında değiliz. Burada sorgulanması gereken asıl nokta, tüm bunların bizi ne kadar kontrol altına alabildiği, bizi ne kadar kendi benliğimizden, varoluşumuzdan kopardığı meselesidir. Çünkü Doğa’nın hayatı böyle bir sorgulamanın, böyle bir mücadelenin sonucunda ortaya çıkan bir hayat. En çok da bu yüzden okurken insan derin derin iç çekmeler ile can sıkıntısı, kaotik duygular, kendini sorgulamaktan korkma hali, hayıflanma ve özlem gibi farklı birçok hissiyata aynı anda kapılabiliyor.
Doğa aslında, postmodern yaşantının en güzel eleştirisi şeklinde karşımızda boy gösteriyor. Yazarın kurgusunun yanında, üslubunun ve seçtiği kelimelerin özellikle bu eleştirel vurguda çok önemli olduğu kanaatindeyim. O balyoz etkisini yaratabilmek adına son derece vurucu hamleler seçilmiş ve uygulanmış. Böylece okurun, karakterin bir parçası haline gelerek, belki de tüm yaşamını sorgular hale gelmesi sağlanıyor. Evet, Doğa’nın hikâyesi kaotik, Doğa’nın hikâyesi acınası, fildişi kulesinde yapayalnız bir kadının yürek burkan hikâyesi Doğa’nınki… Ama hayatımızın neresinde bir Doğa ile karşılaştığımızı ve ona kapıldığımızı anlamak için de son derece çarpıcı. İçinde bulunduğumuz hayatta herkesin yüzleşecek bir Doğa’sı olduğu kanaatindeyim.
Milliyet Kitap / Bülent Usta / Mayıs 2014
Doğa’nın karar ânı
Hakan Bıçakcı yeni kitabında, metropol tekinsizliğine bu defa bir kadının gözünden bakıyor. Rekabetin, teşhirin, güzel ve mutlu görünmenin baskısını Doğa’yla resmediyor.
Her insan yaşamının bir yerinde, nasıl yaşayacağına, daha doğrusu nasıl yaşamayacağına, yani kim olacağına karar verir ve o karar ânı, beklenildiği gibi çok büyük bir olayın ardından da olmaz genellikle. Yıllarca süren terapi seanslarında bile o karar ânı bulmak mümkün olamayabilir mesela. Ama bir roman yazarı, o karar ânının nasıl bir şey olduğunu çarpıcı bir biçimde izah edebilir, Hakan Bıçakcı gibi.
Bıçakcı, son romanı “Doğa Tarihi”nde, yaşamımıza yön veren o ilk karar ânından, tüketim toplumu içine sıkışmış Doğa adlı bir kadının tarihini yazarken etraflıca bahsediyor ki, kitle kültürünün varoluşu nasıl imkânsızlaştırdığı daha iyi anlatılamazdı herhalde.
Doğa’nın hayatını şekillendiren karar ânı, lise sonda ailesiyle birlikte tatile gittiği Londra’da gerçekleşir. Tatilin son günü, bir mağazada gezinirken hayranı olduğu müzik grubu Sepeltura’nın yeni çıkan albümüyle karşılaşır, büyük bir heyecanla albümü alacakken gözü, Türkiye’de öyle kolay kolay bulamayacağı Sepeltura tişörtüne takılır, ama yalnızca birisini alacak kadar parası vardır. “İşte Doğa’nın geri kalan hayatını şekillendirecek karar ânı gelmişti. Albümü alırsa çok sevdiği Sepeltura’nın yepyeni şarkılarını dinleyecekti. Tişörtü alırsa herkes onun Sepeltura şarkıları dinlemeyi çok sevdiğini bilecekti. Doğa, uzun uzun düşündü. Albümü geri bırakıp tişörtü aldı. (…) Doğa, dinlemek yerine dinlediğinin bilinmesini tercih ederek saptığı yolda ağır ve tedirgin adımlarla ilerlemeye başladı. Bir anda değişmedi. Önce bir kırılma gerçekleşti. Doğa uzunca bir süre bocaladı. Üniversiteden sonra iş hayatına atılınca patinajı bırakıp hızlandı.”
Olmak ile görünmek arasında
Günümüzün belki de en önemli, sonuçları siyasetten sanata pek çok şeyi etkileyen varoluşsal dertlerinden birisini edebiyat masasına yatırmış Hakan Bıçakcı ve elindeki neştere benzeyen kalemi de çekinmeden kullanmış çünkü ironinin dozu, romanın sayfalarını çevirdikçe artıyor. Doğa’nın yaptığı tercih, şiir yazdığı için değil de şair olmak için şiir yazanlara benziyor; tıpkı tiyatro ya da sinema yapmak için değil de o unvanlar için tiyatro ve sinema yapanlarda olduğu gibi. Siyasette ya da gazetecilikte de çok sık tanık olduğumuz, esen rüzgara göre, insanları savunduğu şeylerin tam zıttını savunur hale düşüren samimiyetsizlik, kariyerist ve gösterişçi davranışlar, tam da olmak ile görünmek arasında yapılan tercihle şekilleniyor.
Doğa da, albüm yerine tişört almayı tercih ederek, yaşamını değiştiren ve onu yavaş yavaş bir felakete sürükleyen tercihler silsilesini de harekete geçirmiş oluyor. Zaten roman da, Doğa’nın aynada kendi bedenini sanki vitrindeki bir eşya gibi seyrettiği sahneyle başlıyor. “Doğa’nın Tarihi”ni okudukça, hayatımızı şekillendiren tercihlerin aslında bir tercihten çok dayatma olduğunu, kitle kültürü içinde insanın bedenini ve yaşamını kusursuzlaştırma iddiasıyla üzerine boca edilen mutluluk reçetelerinin ve tüketim nesnelerinin nasıl azar azar Doğa’nın varoluşunu bir yok oluşa doğru sürüklediğini görüyoruz. Bu sürüklenişin seyrini belirleyen şey, aslında Doğa’nın doğasındaki dirençle ilgili; onu kaygılı bir ruh hâline sokan da, yaşamını kuşatan sahteliklerin gerçekte farkında oluşu. O farkındalık, romanın ilk iki bölümünden, yani “Eski Ayna” ve “Yeni Ayna”dan sonra gelen “İki Ayna Arasında” bölümünde ortaya çıkıyor. Çünkü o bölüme kadar ironik olduğu kadar gerçekçi bir anlatımla Doğa’yı aynadan seyretmiş, gündelik hayatını ve ilişkilerini tanımışken, birden gerçeküstü bir anlatımla Doğa’nın zihnine sokuyor bizi yazar, onun kâbuslarının ve kaygılarının ortasında buluyoruz kendimizi, etrafımızı birden küçük adamlar sarıyor.
Beden politikaları üzerine
Hakan Bıçakcı, “Doğa’nın Tarihi”yle, günümüz insanının mutluluk oyunu oynayan ama gerçekte mutsuz ve kaygılı içsel tarihini de yazarak, Prozac toplumu olarak da anılan, panik atak rahatsızlığı ve bastırma kaynaklı nevrozların olağanlaştığı gündelik hayatın önündeki o süslü perdeyi indirmiş oluyor. Romandaki kahramanın kadın oluşu ise, Doğa’nın aynada kendisini izlerken attığı o bakışı, yani egemen olan erkek bakışını ve beden politikalarını da sorgulatıyor. Doğa’nın katlanamadığı şeylerle birlikte etrafında çoğalan küçük adamlar, emin olun her yerdeler; onları görmüyorsanız, demek ki toplantı saatlerinden haberiniz yok…
Remzi Kitap Gazetesi / Ceyhan Usanmaz / Haziran 2014
Dışarıdan bakabilmek
Hakan Bıçakcı’nın yakın bir zaman önce yayımlanan “Doğa Tarihi” isimli romanının, ilk olarak kapağı dikkat çekiyor. Bildik bir figür karşılıyor bizi; kapaktaki o parfüm şişesi çok tanıdık. En azından, şişenin hangi markanınkine tıpatıp benzediğini anlayabiliyorum; kokusunu bile biliyorum. Arka kapaktaki cep telefonu da bir o kadar tanıdık. Hatta ona çok benzeyen bir tane kullanıyorum; bütün özelliklerini neredeyse eksiksiz biliyorum. Tanımadığım, bilmediğim ise o parfüm şişesindeki kadın. (Rakı şişesindeki balık gibi, diyebilir miyiz?) Parfüm şişesine düşmüş/yuvarlanmış gibi daha çok, topuklu ayakkabıları ayaklarından fırlamış, dibe çökmek üzere, belli ki zor durumda… Başına neler geldiği konusunda meraklandığımıza göre, arka kapak yazısından isminin Doğa olduğunu öğrendiğimiz bu kadını daha yakından tanımak üzere romanın sayfalarını çevirmeye başlayabiliriz!
Doğa’yla, otuz beş yaşına girmek üzere olduğu gün tanışıyoruz. (Ona göre yolun yarısında falan değil ama, daha yeni başlıyor.) High Project adlı bir halkla ilişkiler ajansında (onun deyişiyle, PR ajansı) üst düzey bir yönetici Doğa. Şirketin kurucusu ve patronunun altındaki iki direktörden biri. “Önemli” bir pozisyonda. Heybetli bir plazanın eksi yedinci katında havalı bir ofisi var: “Yüksek teknoloji ürünlerinin minimalist bir mimari anlayışıyla birleştiği” yüksek tavanlı işyerinde cam duvarlı, az eşyalı, kare formunda bir odaya sahip. Bu ofise her sabah kocaman gri cipiyle geliyor. Şehrin merkezinde olmasa da şehrin en havalı alışveriş merkezine çok yakın olan akıllı dairesinden asansöre biniyor. Otoparka inen asansörle kocaman gri cipi arasındaki on adımlık mesafeyi yürüyor… Zaten oturduğu bu lüks site, çalıştığı plazaya yalnızca yedi dakika uzaklıkta. Bu rutin hiç bozulmuyor; ev ile iş arasında sanki bir tüp geçit varmış gibi, şehre hiç karışmadan, insanlarla hiç temas etmeden günlerini geçirebiliyor Doğa.
Çalıştığı halkla ilişkiler ajansında da, işin mutfağından çok vitrininde olsa da, çok hırpalanıyormuş gibi görünmektedir Doğa her zaman: “High Project’te panik yapmak iş yapmaktan daha önemliydi. Çalışanların maaşları endişeleriyle doğru orantılıydı. Doğa da kesintisiz olarak yoğun, endişeli, panik halinde ve perişan bir görüntü sergilemeliydi. (…) Ve başta bir tür giysi gibi kuşandığı bu rol icabı hal, zamanla içine işleyerek gerçek ruh haline dönüşmüştü.” Üstelik bu “sahtelik” yalnızca iş yaşamına değil, hayatının tümüne sinmiş gibidir. Şarap içmeyi değil, şarap içiyor olmayı sevmektedir mesela Doğa; rahat etmek istediği için değil, rahat görünmek istediği için eşofman giymektedir… Aslında bu bir “tercih”tir Doğa için; daha lisedeyken girdiği bir yol…
Lise sonun yarıyıl tatilinde, annesi ve anneannesiyle gittiği bir haftalık Londra seyahatinde yaşadığı bir olay, Doğa’nın hayattaki duruşunu şekillendirir adeta. Londra’dan dönüş öncesinde, elinde kalan son pound’ları harcamak üzere bir müzik mağazasına girer. O zamanlar Sepultura hayranıdır. Sepultura’nın yeni bir albümünü görür ama aynı zamanda çok güzel bir Sepultura tişörtü de vardır müzik mağazasında; işte, ikisini de almaya parası yetmeyecek Doğa bir yol ayrımındadır: “Albümü alırsa çok sevdiği Sepultura’nın yepyeni şarkılarını dinleyecekti.
Tişörtü alırsa herkes onun Sepultura şarkıları dinlemeyi çok sevdiğini bilecekti. Doğa, uzun uzun düşündü. Albümü geri bırakıp tişörtü aldı. Birkaç kararsız manevradan sonra kasaların bulunduğu bölüme yöneldi. Tişörtü alıp sokağa çıktı.” Doğa’nın ta o zaman yaptığı bu “seçim” –yani, dinlemek yerine dinlediğinin bilinmesini tercih etmesi– kendine hep başkalarının gözüyle bakmasına, dolayısıyla hayatını buna göre şekillendirmesine neden olacaktır. Ama işte bu “düzen”, bu “rutin” bir noktada kırılır ve kapakta, parfüm şişesi içindeki bocalayan Doğa görüntüsü, özellikle romanın üçüncü bölümünde yazıya da dökülmeye başlar… (“Eski Ayna” ve “Yeni Ayna” isimli ilk iki bölümün ardından gelen “İki Ayna Arasında” isimli üçüncü bölüm, daha ismiyle bile bir çapraşıklığı ifade ediyor zaten…)
“Doğa Tarihi” romanından yaklaşık bir yıl önce, “Milyonluk Manzara” isimli bir derleme yayımlanmıştı İletişim Yayınları’ndan. Kentsel dönüşüm meselesine, Nar Photos kolektifinden fotoğraflar eşliğinde farklı cephelerden değinen yazılar bir araya getirilmişti bu derlemede. “Kentsel dönüşüm kenti nasıl dönüştürüyor, neye dönüştürüyor”, “Kentsel dönüşümün ortaya çıkardığı manzara nedir” gibi soruların peşine düşen çalışmaya katkıda bulunan isimlerden biri olan Hakan Bıçakcı, bu kitapta yer alan “hikâye-yazı”sında insanları, “Mimari projenin insan unsurunu temsil eden minyatür plastik figürleri” olarak nitelendiriyordu. Benzer ifadelere “Doğa Tarihi” romanında da rastlıyoruz: “Biraz uzaktan bakıldığında bir mimari projenin maketini canlı kılmak için etrafa seyrek biçimde serpiştirilmiş minik figürlere benziyorlardı. Ancak kimsenin kendine uzaktan baktığı yoktu.” Sanırım sorun da, bu alıntıdaki ikinci cümlede saklı; hep başkasının gözünden kendisine bakan Doğa, belki biraz daha uzaklaşıp kendisine dışarıdan bakabilse, adeta bir cam fanus içinde sıkışmış olduğunu rahatlıkla görebilecek. Gerçekten de öyle değil midir: o şaşaalı, vaatkâr mimari projeler hep bir cam haznenin içinde sergilenir.
Kim bilir, bizler de gün içinde, evde, iş yerinde yaptıklarımıza, içinde bulunduğumuz binalara şöyle bir uzaktan bakabilsek, belki de o plastik figürlerden farklı olmadığımızı görebiliriz. Doğa’nın, bu anlamda birçok yönden bize “tanıdık” gelecek hikâyesi, bizi bu bakışa zorlayabilir gibi görünüyor.
Romanda tekrarlanan bir cümleyle söylersek; belki de, “herkesin hem oyuncu hem seyirci olduğu bir oyun”un içindeyizdir aslında.
Birgün Kitap / Esra Ertan / Ağustos 2014
Aynanın içinden bakmak
“ Onunla yola çıkmak istersin işte o zaman,
gözünü bile kırpmadan
Ve bilirsin ki güvenecektir sana
Çünkü zihnin dokunmuştur onun kusursuz vücuduna”
Suzanne, Leonard Cohen
Kendimizle karşılaşmak, kendimizi bilmek için zihninin dokunduğu bir başkasına ihtiyacımız var her zaman. Onun bakışında, sembolik düzenin sürekli tekrarladığı kodlarla varlığımızı yine yeniden inşa edebileceğimiz aynalara…
Gerçekliğin yarattığı gerilim, başka unsurlara angaje olmaya ihtiyaç duymaksızın kendi katmanlı dilini ve atmosferini yaratıyor Hakan Bıçakcı’nın metinlerinde. Doğa Tarihi adlı yeni romanı, belirsiz bir zamanın Dünyevî Zevkler Bahçesi illüzyonunu yaratan şimdinin, tam burada olmanın hikayesini resmediyor. Ve bu haz bahçesinin izleğine, şu anın vaatlerinin sentetik kokusunu duyumsatmayı yerleştiriyor. Bu anlamda roman, diğer Hakan Bıçakcı metinlerinin çizdiği eksen üzerinde, derdine tutarlı biçimde sahip çıkmaya devam ediyor.
“Buğu yüzünden net görünmüyordu. Kadınsı, pembemsi, hareketli bir leke vardı aynada. Meyveli vücut şampuanının ılık kokusu banyoyu doldurmuştu. Bozuk çilek reçeli…”
Koku hafızamızı yoklayıp harekete geçiren ayinsel bir sahne ile ilk eşikten geçirir metin okuyucuyu. Üç bölümden oluşan kitabın kahramanı Doğa, plaza-site-alışveriş merkezi arasında geçen gündelik rutiniyle, ilk darlık duygusunu okuyucunun içine yerleştirir. Genç bir kadınla beraber olup, evden ayrılan babasının gidişiyle yalnız kalan annesini de yanına alarak, İngilizce isimli sitedeki hayatı, plazadaki işi, sevgilisi Onur ile beraberliği üzerinden bir varlık şeması çizer. Bu şema, metni ören taşların harcını da oluşturacak ana malzeme.
Dört kez yinelenen doğum günü seremonisi, güzellik merkezi ritüelleri, alışveriş merkezi ve spor salonu, Facebook profil sayfası, yassı göğüsler ve ille de beyaz şarap… Bir durumu anlayabilmemiz ve o durumun tanıklığını yapabilmemiz için kuşkusuz bu göstergeler zihnimizi aydınlatmakta. Üstelik sosyolojik okumalar yapmak için de geçerliliği olan referanslar. Ancak Bıçakcı’nın yapmaya çalıştığı şey, bu saiklerin rehberliğinde bir durum yaratırken, kahramanın en habis ya da en insani yanlarını yine bu durumun anlatmasına imkân tanımasıdır. İlk iki bölümde, Doğa’nın “endüstriyel nesne” leşmiş halinin sessizliği, mekanik bir ritmin içinde devindiği geçişlerle birbirine bağlanır.
Üçüncü bölüm ise metinde bir çözülmenin yaşandığı, kahramanın sıkışmışlığının, özlemlerinin ve hezeyanlarının derdest edildiği, bu sayede de onu görünür kılan şeylerin anlamsızlığını yakınımızda bir yerlerde hissedebildiğimiz muğlak anların toplamı gibidir…
Otuzlu yaşlarının ortasında, güzelliği, kariyeri ve yatırımları olan Doğa, bedenini ve o bedenin kazanca dönüştüreceği başarı (!) olgusunu, cam ofisinde daldığı fallik biçimde göğe tırmanan plaza ve sitelerin gölgelerinde formüle eder. Bununla da yetinmez, zamanın efendilerinin “keyfini çıkar” telkinlerine biat ederek, hepimizin hapishanesini yeniden üretir. Biz, kendi yalnızlığımızı bu esaretten tanırız. Üstelik bu fantazmagorinin tadını da çıkaramaz. O kadar görmeden görülmeyi, o kadar skoru, o kadar diğer kadının mutsuzluğunu dert edinir ki, bir türlü gerçek anlamda var olamaz. Şu hayatta, kabahati kadar dahi yer kapladığına inanmaz. O sebeple Doğa ne başka insanları, ıstırabın pusu kurma olasılığına rağmen sevebilmeyi gözetebilecek kadar erotik yapıdadır, ne kendi zamanını yarattığı entelektüel bir yeterliliği yüceltecek narsistik donanıma sahiptir. Ne de kendi cümlelerini kurabildiği dünyaları sınayabilecek bir sokak insanıdır. Dahası o, bu zenginliklerden hangisi veya hangilerine sahip olduğunu arama çabasında bulunmayandır. Çıkışsızlığı çaresizliğinden değil; hareket kabiliyeti geliştiremeyişindendir. Geçmişe sığınış değil belki ama, tanıdığı ve kaybettiği bir şeyi hatırlar, eski sevgilisi Ulaş ile karşılaştığı bir an, tüm düşlerinin kurtarıcı kahramanına evrilir. Kendisine anlatamadığı şeydir bu an, hem zaten “hatırlamak gibi değilmiş yaşamak…”
Dünyanın takdir etmesini beklediği bir güzelliği elde etmek ister Doğa. Plaza kadını olmak, ya da yaşam gurusu gibi popüler etiketlerin altını eşelersek, üretilebilir bir mutluluk, üretilebilir bir beden ve imaj kaygısının ve bu kaygıyla görülen kişi olmanın deneysel haz merakı olmayacağını iddia edebilir miyiz? Ancak bu “yaşam sanatı” tam da yaşamı sentetik bir biçimde taklit ettiği için olgunlaşamaz. Metinde bir yıl arayla iki doğum gününe tanıklık ettiğimiz Doğa, otuz altı yaşında olmasına rağmen, kaygı ve kriz dışında başka hiçbir duygusunu deneyimleyemediğimiz için, kâmil olma yolunda bir adım boyu ilerleyemez. Ama ne de olsa “her şey yolunda, mimik yapma Doğa…”
Öte yandan dış dünyanın uyaranlarına yaptığı duygusal yatırım, onun sağlıklı bir kendilik geliştirmesine olanak tanımaz. Metin boyunca kendi sıkıntılarıyla meşgul görünen annenin, vakti zamanında sinir krizlerine gark olmuş, hırçın, mutsuz ve sürekli yazıklanan bir mağdur (!) olduğunu öğreniriz. Bu, metinde bir aydınlanma anıdır. Doğa’nın krizlerinin de alt metnidir. Kendi benlik tarifi zayıfladığı bir anda, kızından birkaç yaş büyük bir kadınla evi terk eden baba da farklı şema çizmez. Annenin kurban rolüyle kalınlaşan, babanın gidişiyle de vazgeçilen Doğa’nın onaylanma arzusu, imkânsız bir özleme dönüşür. O sebeple boşalamaz da Doğa. Kendi adına atıfta bulunabileceğimiz tabiatın verimliliği ona sirayet etmez. Ne sosyal bir boşalmadan ne de cinsel bir doyumdan nasiplenemez. Sürekli sahneler dünyayı. Her sahne bir önceki anı tekrarlar.
Doğa, adına atfen tabiatın dişil enerjisine ve bereketine bir gönderme de taşıyor. Bıçakcı bu çift anlamlılığı düşünmüş olmalı. Zira High Project’in içindeki yapay Cafe Jungle, bu içkin özlemin tezahürü olabilir. Bununla birlikte Doğa’nın tırnaklarına sürdüğü yeşil oje de bu özlemin rengi olarak düşünülebilir. Romanın temas ettiği, ayağı hiç toprağa değmeden ciple siteden plazaya, oradan da alışveriş merkezine giden her kadın için, bir şekilde eko feminist okumaya da açık.
Doğa Tarihi, Hakan Bıçakcı okurlarının ve onun metinleriyle henüz yeni tanışacak olanların, kahramanını “burlesk”leştirmeden, kara mizahı satır aralarından tanıyacağınız, mekân yaratımı, dili ve atmosferi ile, yanında başka okumalar da yapma isteğinizi çoğaltacak doygun bir metin.
*Bülent Somay/Meltem Ahıska çevirisiyle
Egoist Okur / Sibel Yılmaz / 3 Ekim 2014
DOĞA’NIN RUHU
Hakan Bıçakcı’dan bir hayalet hikâyesi
Başlık bana ait. Çünkü Doğa Tarihi’nin okuduğum en güzel hayalet hikayelerinden biri olduğunu düşünüyorum. Bir ölü yok ama terk edilmiş bir ruhun bedenini geri alma, kendini yeniden var etme çabası var… Hakan’la bir ara konuşuruz bunu belki…
Doğa Tarihi, çok acayip bir roman. 30’larında bir kadını anlatıyor. Ama o aslında iki kadın. Biri okumuş, başarılı ve zengin olmuş güzel ve cazibeli bir iş kadını. Hırslı ve acımasız… Onu iyi tanıyoruz, sayıları gittikçe artıyor… Diğeri başka biri. Onu o kadar iyi tanımıyoruz. Kendi bile tanımıyor kendini, o derece… Roman ilerledikçe öğreniyoruz hakikati, yani bu kadının nasıl ve ne zaman parçalandığını, iki kadın haline geldiğini…
Bir zamanlar en sevdiği grup olan Sepultura’yı dinlemek ile Sepultura dinleyen biri gibi görünmek arasında seçimini yaptığı gün bölünmüş Doğa ikiye. Tercihi günümüz standartlarına uygun bir şekilde “Sepultura dinler gibi görünen ama aslında dinlemeyen” birine dönüşmek olmuş. Zevklerini, arzularını, yani onu esas mutlu eden diğer şeyleri terk etmeye de zaten o gün karar vermiş. Ve yerin yedi kat altına inmiş…
Her neyse, aşağıda okuyacağınız yazı benim değil, Egoist Okur’da ara sıra karşınıza çıkan Sibel Yılmaz’ın… Ama ben de ne düşündüğümü söylemeden duramadım. Çünkü Hakan’ın romanını çok sevdim. Terk edilmiş (öteki) Doğa’nın kendini ölüm pahasına yeniden var etmeyi başarmasınıysa göz yaşartıcı buldum.
Bir not: Hakan Bıçakcı’nın bu romanı film yapılmazsa yazık olur. Zira okurken, çok acayip bir film de seyrettirdi bana Hakan. Ama bu da daha sonra konuşulacaklardan biri…
Bir not daha: Chanel No 5′te boğulan genç bir kadın imgesini gösteren kapak, bence son zamanların en iyilerinden.
Gülenay Börekçi
Doğa’nın hayatı Facebook’ta kaç beğeni alır?
Son birkaç yılda ses getiren eserlere imza atan Hakan Bıçakcı korku, gerilim ve fantastik edebiyat türlerinde yazdığı roman ve öykülerle tanınsa da son romanı Doğa Tarihi’nde tarzını biraz değiştirip bir kadın karakter üzerinden tüketim kültürünü, beton bloklara hapsedilmiş yaşamları ve teknolojinin insanları ağına alan tutsaklığını çok çarpıcı bir dille eleştiriyor. Kitap “Eski Ayna”, “Yeni Ayna” ve “İki Ayna Arasında” başlıklarını taşıyan üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm, artık her an her yerde karşılaşabileceğimiz ve yazarın “plaza kadını” olarak tanımladığı başkarakter Doğa ile tanıştırıyor okuru. Gençlik yıllarında punkçı olan Doğa, üniversiteyi bitirince iş hayatının kâr odaklı düzenine kolayca uyum sağlamayı başaran bir işkadınına dönüşüyor. Üstelik bu dönüşüm süreci bilinçli bir tercihin sonunda oluyor. Çünkü Doğa bir Londra tatilinde elindeki son parayla hayranı olduğu Sepultura’nın cd’sini değil, üzerinde grubun fotoğrafının yer aldığı bir tişörtü almayı tercih ediyor. Çünkü herkesin, onun bir Sepultura hayranı olduğunu öğrenmesini istiyor. Doğa’nın dönüşümüyle birlikte yazar, üniversite yıllarında ideallerinin peşinden giden ancak okulu bitirip “hayata atıldıktan” sonra ideallerini bir anda unutup düzenin kendilerine dayattığı bir yaşama biçimini benimseyen insanları eleştirmiş aslında.
Doğa itici bir kadın. Sürekli dış görünüşüyle ilgileniyor, alışveriş yapıyor, iki ayda bir en yakın arkadaşını değiştiriyor, sevmediği bir adamla sırf parası ve itibarı var diye birlikte oluyor. Yani sürekli “mış gibi yapıyor”, hiçbir duyguyu tam olarak yaşayamıyor. Cinsellikle ilgili sorunları da var. Birlikte olduğu Onur’u çekici bulmuyor, hatta Onur’un pantolonundan taşan tombul bacakları ona itici geliyor. Eski sevgilisi Ulaş, Doğa’yı geçmişine bağlayan bir köprü görevi görüyor. Spor eğitmeni Engin ise cinsel çekiciliğin karşılığı. Engin’in kaslı vücudunu çok beğeniyor Doğa ve düşlerinde bu üç erkeği birleştiriyor zaman zaman. Romanda bu üç erkek ayrıntılı olarak tahlil edilmemiş, romandaki tüm karakterlerle okur arasında bir mesafe var. Bu, yazarın bilinçli bir tercihi. Yoksa yaratmak istediği yabancılaşma duygusu eksik kalırdı.
Doğa’nın dış görünüşüyle ilgili takıntıları var. Kendini bir türlü beğenmiyor, zayıf olmasına rağmen kilo aldığını düşünüyor. Kendisi de zaten insanları dış görünüşlerine göre yargılıyor, ondan iyi görünenleri rakibi sayıyor. Birkaç kez estetik operasyon geçiriyor. Yüzünde kırışıklık olmasın diye mimik yapmamaya çalışıyor.
Hakan Bıçakcı kadınlara has duyarlıkları iyi bir şekilde gözlemlemiş. Bazı yazarlar için “Kadınları çok iyi anlatıyor, kadın dünyasını iyi biliyor” gibi ifadeler kullanılır. Bence burada Bıçakcı da Doğa’nın sürdüğü kremlerden, giydiği kıyafetlere kadar iyi ayrıntılar yakalamış. Kadınların fiziksel görünüşlerine verdikleri önem hakkındaki tespitler de yerinde. Herkesin birbirine nasılsın sorusundan önce kilo almışsın ya da vermişsin dediği ve sürekli kalori hesabı yaptığı bir dönemde yaşıyoruz neticede.
Doğa’nın anne ve babası ayrılmış. Annesi, babasının bir gün ona döneceği umuduyla yaşarken babası da genç sevgilisiyle, üstelik Doğa’nın büyüdüğü evde yaşıyor. Aslında Doğa’nın eski evindeki odası romanın sonlarına doğru önemli bir mekân olarak karşımıza çıkıyor; çünkü annesiyle birlikte yaşadığı konforlu ve içinde her türlü teknolojik cihazın bulunduğu yeni evinde “kendine ait bir odası” yok. Doğa’nın kişiliğinin oluşma(ma)sında anne ve babasının önemli bir rolü var.
Arka kapak yazısında bir distopya olarak tanımlansa da romanda anlatılan dünya bize çok uzak değil. Biz bu distopyanın içinde yaşıyoruz zaten. Kentsel dönüşüm projeleri adı altında insanların yaşam alanlarından uzaklaştırıldığı, apartmanlarının camlarından bakanların karşıdaki başka apartmanları gördüğü, yeşil alanların talan edilmesinin üstünün “şu kadar ağaç diktik” söylemleriyle örtüldüğü, şehirlerin belediye başkanlarının alışveriş merkezlerinin fazla olmasıyla övündüğü, yüksek binaların artmasıyla iklimin değiştiği bir ülkede yaşıyoruz. Bütün şehirler birbirine benziyor artık, şehirlerin kendilerine ait bir siluetleri pek kalmadı. Yazar bu ortamı iyi betimlemiş. Doğa, yerin yedi kat altındaki ofisine gidebilmek için evden çıkıyor, evinin karşısındaki işyerine arabayla gidiyor. Alışveriş ve spor merkezi en çok vakit geçirdiği yerler. Doğa, böyle bir yaşama sahip bir roman kahramanı olarak kendi tarihini yok ederken insanoğlu da kendi doğasının tarihini yok ediyor.
Bıçakcı insanların görünür olmayı sevdikleri, beğenilmeyi ve onaylanmayı önemsedikleri bir çağda bize bu ortamı en çok sunan mecra olan sosyal medyayı da eleştiriyor. Tabii ki sosyal medya çok geniş bir alan ve onu hangi amaçlarla, ne kadar sıklıkla kullandığımız önemli. Burada özellikle facebook’tan bahsedilmiş. Üstelik ismi o kadar çok tekrar ediliyor ki bir süre facebook’a girmek istemiyorsunuz. Doğa facebook’ta sık sık fotoğraflarını paylaşıyor, yorum yapıyor, yapılan yorumları okuyor. Günümüzün sloganının “Görünüyorum, öyleyse varım” cümlesi olduğunu söyleyen yazar, insanların içinde bulundukları anı yaşamaktansa, o anı yaşadıklarını başkalarının da görmesini istemelerini anlamsız bulduğunu Doğa üzerinden dile getiriyor.
Doğa’nın işyeri ortamını anlatırken iş hayatındaki rekabet ve hırs savaşlarına da değiniyor yazar. Doğa şirketin üst düzey yöneticisi olmasına rağmen pek bir iş yapmıyor aslında. Kendisinin yerine geçeceğini düşündüğü rakibi Alev’den nefret ediyor, onun her hareketini gözlüyor. Alev nasıl biri tam olarak bilmiyoruz. Doğa nasıl anlatırsa o şekilde tanıyoruz onu. Alev bir kişilik kazanmıyor romanda, Doğa’nın hırsının ve korkusunun karanlık arzusu haline geliyor.
Kitapta çok az diyalog var. Doğa, hakim anlatıcının gözünden anlatılmış. Son bölümde ise onun bilinçaltı ve rüyaları devreye giriyor. Doğa’yı konuşurken pek göremiyoruz ama kendi adıma yazar, bu “plaza kadını”nı Türkçe-İngilizce karışımı bir dil olan “plaza Türkçesi”yle konuştursaydı nasıl olurdu diye düşünmeden edemiyorum. Romanın bir yerinde onun bebek gibi konuştuğunu öğreniyoruz. Son birkaç yılda sayıları hızla artan “bebek taklidi yaparak konuşan kadınlar”, yeni bir insan türü haline geldi adeta. Doğa da onlardan biri.
Romanın kurgusu ilk bölümde biraz sıradan bir şekilde ilerlerken ikinci bölümün sonlarında ve üçüncü bölümde yazarın tedirgin edici anlatımı ve gerilimi hissettiren üslubuyla birleşince etkisi artıyor. Başlardaki kapitalist sistem eleştirisi bir kadının mutsuzluk ve kayboluş hikâyesiyle birleşiyor. Romanın özellikle üçüncü bölümünün okuru rahatsız eden bir atmosferi var. Yazar burada gerçeküstü öğelere yer veriyor. Yaşam tarzının yapaylığından bunalan Doğa, içinde bulunduğu durumdan kurtulamadığı için nevrotik tavırlar sergilemeye, panik atak krizleri geçirmeye başlıyor ve hızla kayboluyor. Gerçeklerden uzaklaştıkça da eski yaşamına ait hatıralara, rüyalara sığınıyor; kabusların ve karabasanların içine düşüyor. “Ürkek, tekinsiz ve kasvetli” anlatıların yazarı Bıçakcı; Doğa’nın rüya ve kabuslarında “dondurulmuş hayvanları, suları, renkleri, erkek arkadaşlarını, babasını, köpeğinin tasmasını ve küçük adamları” bir araya getiriyor.
Doğa Tarihi’ni inceleyen Hikmet Hükümenoğlu, Dave Eggers’in “The Circle”; Cem Erciyes ise Jonathan Lee’nin “Joy’un Son Günü” romanıyla Bıçakcı’nın romanı arasında benzerlikler keşfetmişler. Üç romanda da farklı coğrafyalarda yaşasalar da hayatlarından memnun olmayan ve bir şekilde uçuruma sürüklenen kadınlar anlatılıyor. Benim aklıma da kitabı okurken Woody Allen’in “Blue Jasmine” filmi geldi. Her ne kadar Jasmine, Doğa gibi varlıklı biri olmasa ve kendisini aldatan, insanları dolandıran zengin kocasından ayrılmayı sınıfsal bir gerileme olarak görse de iki kadının yaşadıkları arasında benzerlikler var. Cate Blanchett’ın canlandırdığı, hayli kırılgan yapıda bir kadın olan Jasmine karakteri de tıpkı Doğa gibi kendi kendine konuşuyor, sinir krizleri geçiriyor, ilaç kullanıyor.
İlk bölümlerde uzaklık ve soğukluk duygusuyla karşıladığımız Doğa için sonunda üzülüyoruz. Her ne sebeple olursa olsun yaralanmış bir kadınla karşılaşıyoruz. Kitabın adını aynalardan alan üç bölümden oluştuğunu yazının başında belirtmiştim. Doğa, iki bölümde de odasındaki aynaları kırıyor ve kendine zarar veriyor. Sonunda ise “iki ayna arasında” kalıyor. Romanı Lacancı psikanalist yaklaşımla okumak biraz abartılı olabilir ama yazarın aynayı romanın farklı yerlerinde bir simge olarak kullandığını görüyoruz. Doğa’nın gittiği bir falcı ona; “Senin içinde iki kadın var kızım.” diyor. Doğa’nın “ben”i ve “öteki ben”i bunlar. Doğa’nın kendini bulması ve kendi öznesini yaratması gerekiyor ama o “öteki”nin karşılığını tam olarak bulamıyor: Annesi, Alev ya da eskiden punkçı olan ve Ulaş’ı “gerçekten” seven Doğa… İçindeki diğer kadının kim olduğuna bir türlü karar veremiyor. Kendisiyle barışamadığı için de aynalarla da barışamıyor.
Hakan Bıçakcı, Doğa Tarihi’nde hem unutulmayacak bir kadın karakter yaratmış hem de tam bugünün romanını yazarak ileride 2000′lerin başlangıcındaki edebiyatı inceleyecek olan araştırmacılara iyi bir dönem malzemesi sunmuş. Yazarın eleştirel söylemi kendi hayatımıza dönüp bakmaya ve bu sistemin neresinde durduğumuzu sorgulamaya itiyor bizi. Romanla ilgili aklıma takılan son soru ise şu: Acaba plaza kadınları bu romanı okur mu?
Okuma Notları / Hikmet Hükümenoğlu / 27 Mayıs 2014
Okuma notları: Doğa Tarihi, Hakan Bıçakcı
1.
Okuma Notları kısa bir aradan sonra tekrar huzurlarınızda. Nereye kaybolmuştu diye soracak olursanız, malum, memleket gündemi bir süredir yazı yazmaya da, okumaya da hiç elverişli değildi. Öte yandan kendimi on bin sayfalık bir roman yazmaya vermiş durumdayım ve araştırma adı altında normalde okumayacağım bir takım acayip kitaplar okuyorum. (Kendime not: bir daha eski zamanlarda geçen roman yazmayacağım diye kendi kendine söz verdiğinde sözünü tut.) Bu aralar zevk için okumaya başladığım bütün romanlar ise yarım kaldı. Bir tek Yoko Ogawa’nın eski kitaplarından biri olan Hotel Iris‘i bitirebildim. Turistik bir Japon kasabasında, genç bir kızla yaşlı bir edebiyat çevirmeni adamın arasındaki sado-mazoşist aşk öyküsünü anlatıyor. Yoko Ogawa harika bir yazar, Japon sado-mazoşizmi de Grinin Elli Tonu‘na kıyasla elli kat daha ilginç ama yine de Hotel Iris’e bayıldığımı söyleyemem.
İşte böyle kasvetli bir dönemdeyken geçenlerde kitapçıya gittim ve yerli yazarlara ait yeni çıkan ve merak ettiğim romanların çoğunu toplayıp eve geldim. Ve hangisinden başlasam diye saatlerce kafa patlatıp oyalanmaktansa paketten ilk çıkanı alıp hemen okumaya koyuldum: Hakan Bıçakcı’nın Doğa Tarihi isimli son romanı.
2.
Ortaokulda biyoloji dersinde taksonomi diye bir şey öğrenmiştik, canlıların aile ağacını çıkarmayı hedefleyen Latince isimlerle dolu zor bir işti. Bu aralar sürekli kullandığımız yeni kavramları da bu şekilde tanımlamalıyız ki birbirimize bir şey tarif etmeye çalışırken gereksiz arızalar çıkmasın. Mesela benim “Beyaz Türk” dediğim şeyle Twitter’da takip ettiğim bir kişinin “Beyaz Türk” dediği şey tamamen farklı olabiliyor. Aynı şekilde “plaza kadını” denen tanımın iltifat mı yoksa hakaret olarak mı kabul gördüğünü hala çözebilmiş değilim. O yüzden bu kavramları biraz endişeyle kullanacağım ama yine de buyurunuz:
Doğa, orta-yüksek gelir grubundan bir “Beyaz Türk” kadınıdır. Cipi, yabancı isimli sitede lüks bir dairesi, akıllı telefonu, Facebook’a yüklediği ve beğeni toplayan fotoğrafları, yakışıklı bir spor hocası ve pek de yakışıklı olmayan, ancak statü sembolü olarak puro içen bir erkek arkadaşı vardır. Aynı zamanda bir “plaza kadını”dır Doğa. Yabancı isimli bir halka ilişkiler şirketinde üst düzey yöneticidir, hayatı yarı İngilizce yarı Türkçe sunumlarla, anlamsız toplantılarla, sevimsiz ofis partileriyle ve gösterişe dayalı çekişmelerle doludur.
Doğa’nın görünürde tek derdi göğüslerinin ideal ölçülere göre küçük olması iken, işteki rekabet, aşk hayatındaki tatminsizlik ve genel bir kimlik bunalımı sonucu hırsları ve sıkıntıları katlanarak artar. Kendi kendini esir ettiği hayata daha fazla tahammül edemez ve yavaş yavaş delirmeye başlar. Doğa Tarihi işte bu delirme sürecini anlatmaktadır.
3.
Hakan Bıçakcı, uzun zamandan beri tanışmak istediğim bir yazardı ve bu okuduğum ilk romanı oldu. Bu yüzden anlatımı hep böyle net ve yüksek tempolu mudur, yoksa bu roman için mi böyle bir üslup seçmiş bilmiyorum. Her hâlükârda Hakan Bıçakcı’nın kıymıksız, temiz bir dili var ama eğer ikinci durum geçerliyse bilhassa altını çizmek lazım. Yüksek tempolu derken sert ve kısa cümlelerden bahsediyorum. Bu da romanın atmosferine parlak, plastik bir yüzey dokusu katıyor. Alışveriş merkezlerindeki yüzeyler gibi. Anlattığı hayatların ruhunu –ya da ruhsuzluğunu beynimizin içinde adeta bir müzik gibi duymamızı sağlıyor.
Romanda ilerlerken kafamda şöyle bir beklenti oluştu: Doğa’nın cilalı hayatı çatlamaya başladıkça Hakan Bıçakcı’nın dili de değişecek ve müzik hastalıklı bir makama geçecek sandım. Ancak yazar romanı sabit bir anlatımla sürdürüp sonlandırmayı tercih etmiş. Belki bu yolla kahramanıyla kendisi arasındaki mesafeyi korumaya, değişimi sanki klinik bir vaka aktarır gibi anlatmaya imkan bulmuştur. Bilmiyorum ve merak ediyorum.
(Bununla doğrudan ilgisi olmayan ufak bir de teknik şikayetim var. Hakan Bıçakcı, paragraf arası boşlukları çok sık kullanıyor. Bir okur olarak o duraklamalara pek ihtiyaç duymadım. Aksine, niye durduk diye düşünürken ilgim dağıldı.)
4.
Doğa berbat bir karakter. Canlısını gördüğünüzde arkanıza bakmadan kaçmak isteyeceğiniz ama ne yazık ki tekrar karşınıza çıkacak türde berbat bir karakter. Böyle diyorum ama (kendim de dahil olmak üzere) okurların roman karakterlerini sevip sevmemesi, hele kendilerine yakın bulup bulmaması hiç ilgimi çekmiyor.
Yazarın kahramanlarıyla nasıl bir ilişki kurduğu ise çok ilgimi çekiyor.
Bıçakcı, romanın başında Doğa’yı tarafsız bir gözle anlatıyormuş “numarası” yapıyor. Kahramanını adeta güvenlik kameralarındaki görüntüleri izler gibi takip ediyor. Ancak cümlelerin sonuna eklediği sözcük oyunları, belli belirsiz dalga geçmeler, çok da tarafsız olmadığını açık ediyor. Bu kontrollü saldırıların ardından birkaç tane de sağlı sollu kroşe gelince zevkten dört köşe olduğumu belirtmek isterim.
5.
Erkek bir yazarın böyle bir roman yazması cesaret ister. Hem kadın dünyasına ait bir sürü teknik ayrıntıya hakim olacaksınız, hem de potansiyel bir okur grubunu kızdırmayı göze alacaksınız.
Doğa Tarihi’ni çok geniş bir bakış açısıyla 21. yüzyıl kapitalizminin eleştirisi olarak okumak mümkün ama bana kalırsa özünde, görünmeye, teşhire ve gösterişe saplantı derecesinde meraklı, hırslı ve kıskanç bir tür kadın psikolojisinin eleştirisi. Elbette erkekler de Hakan Bıçakcı’nın darbelerinden nasibini alıyor ama sonuçta bu Doğa’nın romanı.
Erkek bir okur olarak yorum yapmam ne kadar doğru olur bilmiyorum ama kadın dünyasının ayrıntıları bana gayet inandırıcı geldi. Sanırım gerçekçi olmayan tek detay şu: gerçek dünyada kadınlar Doğa’ya kıyasla çelik gibi sinirlere sahip; yeri geldiğinde yüz kaplan gücüne erişip diğer bütün kaplanları paramparça ediveriyorlar.
6.
Doğa Tarihi bana bazı açılardan Eggers’ın geçen yılki romanı The Circle‘ı anımsattı. Orada da genç bir kadın işinde başarılı olmak ve beğenilmek hırsıyla kendi kendini imha ediyor, biz de dışarıdan bakınca ışıl ışıl parıldayan son model hayatların aslında nasıl küçük birer cehennem olduğunu izliyorduk. Ancak Doğa Tarihi‘nin çok daha iyi yazılmış, net ve vurucu bir roman olduğunu eklemek isterim. Şehir merkezine yalnızca x dakika mesafedeki korunaklı, inşaat manzaralı rezidanslarda geçen sentetik hayatlara bakışı açısından 04:00‘deki ruh halime de yakın buldum. Ancak Hakan Bıçakcı’nın benden biraz daha acımasız olduğunu söyleyebilirim. Okuru o hayatın içine sokup usul usul ama büyük kararlılıkla boğuyor ki bunun da önemli bir başarı olduğunu düşünüyorum. Doğa’nın omuzlarından tutup sarsarak “Aklını başına topla!” diye bağırmak istiyorsunuz ama Hakan Bıçakcı size o mutluluğu yaşatmıyor.
Doğa Tarihi, Yoko Ogawa’nın sinirleri geren romanının üzerine tuz biber oldu. Benim de içinden mutluluk kelebekleri fışkıran öyküler okuyacak halim yok aslına bakarsanız. Hakan Bıçakcı’nın yeni romanını okuduğuma son derece memnunum.
Kanyon’da bir plaza kadınının çantasında Doğa Tarihi‘ni görürsem ne düşündüğünü sormak isterim ama cesaret edebileceğimi sanmıyorum.
Radikal / Cem Erciyes / 9 Haziran 2014
Plaza kadınları hakkında iki acımasız roman
İngiltere’de ve Türkiye’de iki plaza kadını arasında ne fark var? Hakan Bıçakcı ve Jonathan Lee’nin şaşırtıcı derecede benzeyen romanlarından anlıyoruz ki pek yok. Çünkü ‘plaza kadını’, çok çalışma, çok tüketme ve sonuçta kendini tüketip bitirmeye dair evrensel bir kavrama dönüşmüş vaziyette. ‘Joy’un Son Günü’nü yazan Jonathan Lee, adını duyurmuş genç bir İngiliz yazar; 1981 doğumlu. ‘Doğa Tarihi’ ise bizim genç kuşak yazarların en sevilenlerinden Hakan Bıçakcı’nın yeni romanının adı. Bıçakcı, 1978 doğumlu. 30’lu yaşlarındaki bu iki yazar da 90’ları ve 2000’leri beyaz yakalı çalışanların ekonomilerin lokomotifi ilan edildiği, küreselleşmenin ofislerdeki çalışma ve hayata biçimlerini tektipleştirdiği dönemleri gayet iyi biliyorlar. Jonathan Lee’nin romanı İngiltere’de 2012’de yayımlanmış. Türkçesi, Hakan Bıçakcı’nın kitabıyla neredeyse aynı dönemde çıktı. Kahramanların her ikisi de, Tabiat da Joy da birer plazada çalışıyor. İkisi de kariyerlerinin 10. senesinde , ikisi de çook çalışıyor, ikisi de başarılı, ikisi de güzel ve ikisi de artık çok yorgun. “Bu heybetli yapının eksi yedinci katındaki havalı bir ofiste çalışıyordu Tabiat . ‘High Project’ adlı halkla ilişkiler şirketinde… Onun deyişle ‘PR Ajansı’… Burada üst düzey yöneticiydi. Şirketin kurucusu ve patronu Cengiz Bey’in altındaki iki ‘direktör’den biriydi. On yıldır cam duvarlı, yüksek tavanlı, klima havalı, az eşyalı, ferah odasında sabahtan akşama mesai yapıyordu. Odasında olmadığı zamanlardaysa toplantı odasında oluyordu. Yarı İngilizce yarı Türkçe PowerPoint sunumları eşliğinde. (s.13)” Nasıl göründüğü Tabiat için çok önemli. Ofisin koridorlarında yürürken, toplantılarda konuşurken, Facebook’ta veya bir barda dostlarıyla birlikteyken. Hep güzel, bakımlı ve havalı olmalı. Rakibi Alev’in varlığı hayatındaki en büyük tehdit. Gün geçtikçe sahip olduklarını korumak için kendine daha çok düşecek, daha güzel, daha zayıf ve daha başarılı olmaya çalıştıkça deliliğin kapısından geçip gidecektir. ‘ Tabiat Tarihi’nde, ana karakter dışındaki herkes birer gölge gibi. Çünkü onlar Tabiat ’nın hayatında da öyleler. Annesi hâlâ kendi boşanmasının yasını tutan bir ev arkadaşı, sevgilisi olması gerektiği kadar zengin ve yakışıklı bir adam, en yakın arkadaşlar ise bir iki yılda bir farklılıkları bulunan beraber laflayacak kimseler. Daha fazlasına esasen Tabiat da izin vermiyor, çünkü kendisiyle o kadar alakalı ki, her şeyi aslında dışarıdan bir film gibi izliyor fakat sadece kendisini seyrediyor. Gelelim İngiliz avukat Joy’a: “Hanger Slyde & Stein ofisleri kendi binalarından daha ince iki cam kule arasında yer almaktadır; Solda Icarus Oteli, sağda işe alımlarını Shoredich’teki bir model ajansına yerine getirdiği söylenen bir finans kurumu. (…) On sene (On sene ! Nasıl geçti bu kadar vakit ?) önce bu avluda ilk defa yürüdüğünde işini ya gerçekten sevmeye veya ondan nefret etmeye karar vermişti. 2001’de tam kırk sekiz stajyerle beraber işe başlamıştı; o dönemde işe alınanlar arasında bugün hâlâ burada olan dört kişiden biri. (s42)” Tabiat ’nın tersine Joy’un çevresindekileri iyi tanıyoruz. Çünkü Jonathan Lee, bir tür röportaj kitabı gibi, çevresindekilerle konuşarak Joy’un portresini oluşturuyor. Kitap boyunca yavaş yavaş kafamızda şu sorunun yanıtı şekilleniyor: ‘Joy, hem de terfi aldığı gün nasıl oldu da çalıştığı plazanın ortasına, birkaç kat yüksekten boş bir çuval gibi düşüp paramparça oldu?’ Herkes bunu anlaşılmaz bir kaza olarak görse de biz okurlar Joy’un ‘son gününü’ yaşadığını, bir şeylere niyetli olduğunu biliyoruz. Ve aslında onu tanıyan herkes de kocası, sevgilisi, sekreteri, spor salonu çalışanları bir şeyler olduğunun fena halde farkında; fakat o kadar… Zaten kim onunla gerçek bir ilişki kurabilir ki? Haftada 80 saat çalışan, iyi bir evde biraz haylaz entelektüel bir kocayla yaşamanın ve kaçamaklar yapmanın tadını çıkartarak yaşama tutunan bir beyaz yakalı o. Tabiat ’nın ve Joy’un hayatlarındaki hassas dengeler, birer travmayla altüst oluyor. Babanın ölümü ve kendisine emanet edilen yeğenin kaybolması. Ondan ertesi Tabiat için hayattan tümünün koptuğu bir delilik süreci. Joy ise tutunamayacağını dahi dahi , hayatı zorlamaya devam ediyor; umudunu kaybedene kadar.
Hüzünlü değil fakat acıtıcı romanlar bunlar. Tıpkı ‘plaza kadınları’na yakıştırdığımız hayatlar gibi. İyi eğitim, iyi maaş, iyi ev, güzel bir aile. O bir ideal insan. Kent hayatının sunduğu bütün nimetlerden yararlanan, eğlenen, seyahatler, tatlı tatiller yapan beyaz yakalılar. Elbette ki her şeyin bir bedeli var. Hırslı olmak, hep daha fazlasını istemek, ille de yükselmek, ille de daha çok kazanmak, bunun için hep çok çalışmak, iş yerinde kendini bir köpek balığı havuzunda yapayalnız, dışarıda süreyi dahi parayla satın almaya çalışan umutsuz bir insan gibi hissetmek. Türkiye’den İngiltere’ye hep birbirine benzeyen, bütün kuralların ve hayata biçimlerinin belirlendiği bir hayatın içinde ‘başarı’ denilen o şeyin tek tanımına yapışıp gitmek. İçten içe bir şeylerin hata gittiğini düşünmek ve hayattta daha anlamlı (neyse o?) bir şeyler yapmanın hasretini çekmek, bir gün emekli olup o şahane şeylerle uğraşmanın hayalini kurmak. Kadın veya erkek zamanımızın beyaz yakalısı. Tatil paketlerinin, güzel evlerin ve otomobillerin , dev konserlerin ve işin aslı bu romanların, yazıların hedef kitlesi. Hepimizin gözünü diktiği, bir parçası olduğu, teğet geçtiği veya kesişim kümeleri kurduğu beyaz yakalılık hali, meseleye döndüğünde nedendir bilinmez bayanlar için daha trajikleşiyor. O Faustvari karakter, hırslı, hayatından vaz geçmiş insan, erkek değil de kadın olduğunda daha çarpıcı bir hal alıyor. Belli ki iş hırsının erkeklerin üzerinde daha iyi durduğunu düşünüp bayanlar için daha çok üzülüyoruz. ‘Plaza kadını’, erkek versiyonundan hep daha acıklı görünüyor. Romanlara dönelim. Hem Tabiat ’nın hem de Joy’un kahramanı oldukları kitaplara kendi isimlerini de vermeleri birer tesadüf değil: ‘Joy’un Son Günü’ ve ‘ Tabiat Tarihi’. Çünkü onlar yazarları için birer trajedi kahramanı, yaşadıkları hayatların mükemmel birer simgesi. Tercih ettikleri, bir parçası oldukları o kötü hayatın cezasını çekmeye yazgılı bayanlar . Sanıyorum ki kendilerini yaratan erkek yazarlardan bu kadar sert ve acımasız muamele görmelerinin sebebi de bu…
Radikal / Yekta Kopan / 6 Ağustos 2014
Nasıl oluyor da plaza kadınları…
Yoga Academy’de yaşananlar hem basında hem de sosyal medyada çok konuşuldu.
Spotlar daha çok akademinin gurusu olan kişinin cinsel maceralarını, taciz hikayelerini, hipnozları, enerji aktarımlarını aydınlattı. Özellikle Hürriyet’ten Zeynep Miraç’ın ve Ayşe Arman’ın meselede adı geçen kadınlarla yaptığı röportajlar çoğu kişinin ağzını açık bıraktı.
Herkesin aklındaki soru şuydu: “Varlıklı, kültürlü ailelerden gelen, okumuş, iyi üniversiteler bitirmiş, hatta doktora yapmış, büyük şirketlerde üst düzey yönetici olarak çalışan, ekonomik durumu gayet iyi olan bu kadınlar, bu plaza kadınları, nasıl olur da böyle bir hikayenin öznesi olurlar?”
Olay yargıda. Süreç işliyor. Her zaman olduğu gibi, bu konuda da adaletin aksamadan işleyeceğine inanalım.
Ama şu herkesin aklındaki soruya da bir çengel atmakta fayda var. Günümüzde genel bir tanımlamayla ‘plaza insanları’ ya da ‘beyaz yakalılar’ denen, homojen olmadığını bildiğimiz ama ortak kodlarını da ezberlemeye başladığımız kitleye bir bakalım. Gerçekten de bu plaza insanları ve özellikle plaza kadınları, nasıl oluyor da böylesi hikayelerin öznesi oluyorlar?
Bu soru bir süredir Türkiye’de de sanatın ve edebiyatın ilgi alanında.
Hakan Bıçakcı son romanı “Doğa Tarihi” ile konuya net bir giriş yaptı. Roman çok okundu, konuşuldu. Bıçakcı bu romanında bizi 35 yaşında bir plaza çalışanı, bir AVM-sever olan Doğa ile tanıştırdı. Bir röportajında kendi kahramanı ile ilgili duygularını şöyle dile getiriyor yazar: “Karmaşık duygular içindeyim; üzülmekle sinirlenmek arasında gidip geliyorum galiba. Sahip olduğu imkanlara rağmen kendini baskılardan koruyamadığı için kızıyorum. Ama neden böyle yaptığını da anlayabiliyorum. Adına yaşam denen o koskoca boşluğun içinde öylece salındığı gerçeğiyle yüzleşmemek için böyle yapıyor. Bunu düşününce sinirim üzüntüye dönüyor.”
Hakan Bıçakcı’nın roman karakteriyle dürüst yüzleşmesi önemli. Bu yorum, aslında çoğumuzun bakış açısının dillendirildiği bir yorum.
“Doğa Tarihi”nin kahramanı Doğa’dan sonra, şimdi de yeni bir plaza kadınına merhaba dedi Türkçe edebiyat: Melodi İnanoğlu. Yapı Kredi Yayınları’ndan kısa süre önce çıkan romanı “Size Müthiş Bir Yemek Hazırladım”da Melida Tüzünoğlu –kendi adıyla da bir oyun oynayarak- özel bir karakter kurgulamış. Melodi, tümüyle içeriden olan ama dışarıdan bir bakışla bütün bu durumu tartışabilen bir karakter.
Melida Tüzünoğlu, romanında bir akşam yemeğine götürüyor okurlarını. Karakteri Melodi’nin zihninde ve dilinde sahteliğin, yıkıcı bir gerçekliğe dönüştüğü bir akşam yemeği. Kısa bir zaman diliminin, roman sanatının yetenekleriyle genişlediği, akıcı ve vurucu bir anlatı. Tüzünoğlu, önceki kitaplarında olduğu gibi, post-modern bir yapı kuruyor ve plaza kadınlarına özgü dili, sert bir bilinç akışının içine hapsediyor. Üstelik bunu yaparken, gerilimi yüksek, heyecanı bol bir geceyle buluşturuyor bizi. Ama Hakan Bıçakçı’nın Doğa’ya gösterdiği anlayışı, göstermiyor Melodi’ye. Daha öfkeli. Daha kırıcı. Melodi’nin bütün çaresizliklerinde ya da zihninin patinaj yaptığı anlarda bile, mesafesini koruyor. Okurun aklından şu soru bir an olsun silinmiyor böylece: “Bu insanlar, bu kadınlar nasıl oluyor da böyle bir hikayenin öznesi oluyorlar?”
Cevap arayan değil, sergileyen bir roman “Size Müthiş Bir Yemek Hazırladım”. Yüzleştiren bir roman. Bugünün romanı.
Önce Doğa, ardından Melodi. Türkçe edebiyat, özellikle son on yılda kimi romanlarda-öykülerde merkeze aldığı konuda, yeni karakterlerle tanıştırıyor bizi. Bu sırada, gazetelerde şu son Yoga Academy meselesinde olduğu gibi tuhaf olaylar okumaya devam ediyoruz. Kimi zaman hayat edebiyatı, kimi zaman edebiyat hayatı takip ediyor.
Her zaman olduğu gibi.
SabitFikir / Ömer Türkeş / Haziran 2014
Bir doğa felaketi
Hakan Bıçakcı 2002 yılında Romantik Korku ile başladığı yazarlık hayatını Rüya Günlüğü (2003), Boş Zaman (2004), Apartman Boşluğu (2007), Karanlık Oda (2010) romanları ve iki hikaye kitabıyla sürdürmüştü. Romanlarında başrolü erkeklere vermesine alışmıştık; genellikle işsiz ya da sistemin karakteristiğini doğrudan yansıtmayan işlerde çalışan erkek karakterlerdi kahramanları. İlk kez bir kadın kahraman katılıyor Bıçakcı’nın şahıslar albümüne ve ilk kez iş dünyası -hem de bir roman kahramanı kadar- öne çıkıyor. Doğa Tarihi’nde günümüzün yükselen değerlerine kapılmış hırslı bir kadının psikolojik çözülüşünü adım adım izliyoruz.
Doğa otuz beş yaşında genç ve hırslı bir kadın. Görkemli bir plazada konuşlanmış “High Project” adlı halkla ilişkiler şirketinde çalışan bir iş kadını; üst düzey yönetici. Şirketin kurucusu ve patronu Cengiz Bey’in altındaki iki “direktör”den biri. On yıldır cam duvarlı, yüksek tavanlı, klima havalı, az eşyalı, ferah odasında sabahtan akşama mesai yapan, odasında bulunmadığı zamanlarda da toplantı odalarında tam teçhizatlı sunumlar gerçekleştiren Doğa, hayatıyla işini birbirine karıştırmış durumda.
Büyük paraların döndüğü küçücük bir dünya
İnsan yaptığı işe ruhunu bir kere kaptırmayagörsün, -kendisine, çevresine, hayata- yabancılaşması kaçınılmazdır. Nitekim Doğa da metaları allayıp pullarken, bir süre sonra bedenini de metalaştıracaktır: “Dış görünüşüyle aklını bozmuştu. Kendi hayatıyla meşgul olmayı bırakıp başkalarının hayatlarıyla meşgul olmaya başlamıştı. Kendi gözleriyle değil, başkalarının gözleriyle bakıyordu kendine. Onaylanma hevesiyle. Hayatındaki her türlü eksiklik duygusunu, türlü maddi aşırılıklarla telafi etmeye alışmıştı. Mutlaka zengin, genellikle kaba ve her zaman can sıkıcı adamlarla takılıyordu. Onlarlayken hiçbir şey hissetmiyordu. (…) Onlara erkek olduklarını hissettirmeyi iş edinmişti. Onlar da karşılığında kendisine kadın olduğunu hissettireceklerdi. Kapısını açacak, sandalyesini çekecek, paltosunu tutacak adamlar olacaktı hep etrafında. Ve yeri geldiğinde onun için kavgaya girecek koruma görevlileri… Dünyanın kendi etrafında dönmediğini hissettiği an paniğe kapılıveriyordu. İçinde bulunduğu iş ortamı da bu paniği acımasızca köpürtüyordu. Hep merkezde olmalıydı. Hep farklı olmalıydı. Farkı fark edilmeliydi. Kalitesi gözle görülmeliydi. Kesintisiz olarak arzulanmalıydı. İştah, takdir ve kıskançlık dolu gözler hep üzerinde olmalıydı.”
Oysa güzel bir kadın Doğa. Yüksek bir geliri, pahalı bir arabası, lüks bir sitede evi, zengin bir sevgilisi var. Ne var ki yukarıda özetlenen haletiruhiyesi mutlu olmasına izin vermiyor. Hayatı bir yarışa çevirdiği için sürekli tedirgin, sürekli telaş halinde. İş yerinde ve özel hayatında kontrolü dışında gelişen bir dizi olay bardağı taşıracak, Doğa sık sık geçmişi ve mutlu olduğu zamanları hatırlamaya başlayacak, sonunda etrafı “küçük adamlarla” çevriliverecektir… Patronunun da zorlamasıyla bir psikoloğa görünür. Ancak doktorun tavsiye ettiği ilaçların kilo almasına yol açacağından endişelenen genç kadın bir tercih yapmak zorundadır…
Sıradan, sakin, hatta güvenli bir hayatın içinden
Bellek bu romanında da yine önemli bir yer tutuyor. Doğa’nın belleğindeki gerilmeler; hatırladığı Doğa ile şimdiki Doğa arasındaki uçurum… Cinselliğini bile yaşayamaz hale gelmesi, yitirilmiş gençliği, aşkları, coşkuları. Metalaşmış bir halde… Ancak ruhunu ve kişiliğini boğan koşullardan yine de vazgeçmeyecektir Doğa.
Sıradan, sakin, hatta güvenli bir hayatın içinden gerilim yaratmayı seviyor Hakan Bıçakcı. Hayatın olağan akışı içinde sürüp giden hikayeler anlatmakla birlikte roman kahramanlarının algıları, sezgileri, kabusları ya da rüyaları yoluyla okuyucuyu tekinsiz bir atmosfere sokmayı her seferinde başarıyor. Romantik Korku dışında fantastik unsurlara yer vermemiş ama yine de her romanında sanki her an bilinmeyen bir şeylerin ortalığa çıkacağı beklentisi yaratmıştı Bıçakcı. Bu kez bir kadının halüsinasyonları dolayımıyla ortaya çıkan küçük adamlar üstleniyor tekinsizlik duygusu yaymayı.
Bıçakcı romanlarındaki tekinsizliğin asıl kaynağı hayatın kendisidir; tekdüzeliği, saçmalığı, böyle bir hayata sıkışan bireyin manasını yitirmesi, kendisini hayata dışarıdan bakan bir yabancı gibi hissetmesi… Bu romanında da kahramanı “yarılmanın” eşiğine getiren -plazalar, alışveriş merkezleri ve güvenlikli modern bir site arasına sıkışıp kalan- gündelik yaşamın ta kendisi. Gündelik yaşamın, daha doğrusu iş dünyasının boğuntusu Doğa Tarihi’nde -Bıçakcı’nın önceki romanlarına kıyasla- çok daha fazla vurgulanmış. Ne var ki bu vurguyu roman lehine bir durum olarak tespit ettiğimi söylemiyorum. Bıçakcı’nın, anlatıcı ile anlattığı hikaye arasına bilerek koyduğu mesafe, okucuyu söz konusu hayat ve o hayatı sürdüren roman kahramanıyla özdeşleştirmekten sakınan anlatım tarzı sert bir eleştiri anlamında hedefine ulaşıyor. Belgesel izler gibi izliyoruz Doğa’nın hayatını. İçine giremiyoruz. Aslında girmeye değer bir iç olmadığını göstermek istiyor Bıçakcı. Gelgelelim, böyle bir anlatım yoluna gitmesi önceki romanlarının sıcaklığını yakalamamıza mani oluyor.
Doğa Tarihi’nde Bıçakcı’nın dilini, minimalist üslubunu, karakteristik ayrıntıları seçme becerisini daha da geliştirdiğini söyleyebilirim. Gözünü diktiği çarpıklıkları yalın ve ekonomik ifadelerle dile getirdiği anlarda gerçekten edebiyat tadı alıyoruz. “O büyük işler yapamayacak kadar yeteneksiz, küçük işler yapmayı kendine yakıştıramayacak kadar hırslı olanlardandı”, “Kadının köpekle ilişkisi için hayvan sevgisinden çok, hayvana insan yaşamını sevdirme projesi denebilirdi” ya da “Kimse romantik filmlerde veya aşk romanlarında olduğu gibi sevdiğini elde etmiyordu. Elde ettiğini seviyordu. Elde ettiğini sevdiğini sanıyordu” cümlelerinde olduğu gibi…
Hakan Bıçakcı’nın yazarlık kariyeri açısından bir sıçrama sayılmasa bile, Doğa Tarihi 2014 yılının en iyi romanları arasına girmeyi hak ediyor.
Ruhuna Kitap / Gürcan Öztürk / Temmuz 2014
Kendisiyle yüzleşmek isteyenlere
Doğa Tarihi, Hakan Bıçakcı’nın 2014 etiketli son romanı. Kitabı diğerlerinden farklı yapan ilk şey Bıçakcı’nın hikâyenin merkezine bu defa bir kadın karakteri oturtmuş olması. Hatta öyle ki tüm hikaye müthiş bir ego rüyası içerisinde Doğa isimli metropol hanımefendisinin etrafında pür dikkat dönmekte.
Yazar tüm romanlarında olduğu gibi Doğa Tarihi’nde de aynı yolu izlemiş; usul bir giriş, hafif bir çalkalanma ve koyu bir patlama. Toplamda üç bölümden oluşan kitabın ilk bölümü “Eski Ayna“, bir halka ilişkiler şirketinde üst düzey personel olarak çalışan Doğa ile okurun tanışma seansı. Bu bölümde 30’lu yaşlarının ortalarında yetişkin bir kadının dünyasından günümüzün tıkır tıkır basıp geçtiğimiz konularına, haşır huşur yırtıp önemsizce çöp kutularının en dibine attığımız detay meselelerine sokuluyoruz.
Hatırlamak istemediği ancak her fırsatta karşısına dikilen bir taşra geçmişi olan Doğa’nın iş, aile, ilişki, dostluk hırsları arasında kaybolmaya başlamadan önceki suni parlama ve yükselme dönemlerine eğilen “Eski Ayna” aynı zamanda sonun başlangıç sinyallerini de okurun sağına soluna yerleştirerek varış noktasına elleri boş ulaşmamaları adına yazar tarafından takdir edilesi bir başarıyla kurgulanmış.
En iyi arkadaşı iki ayda bir değişen, hayatının slogan sözü iki ayda bir değişen, en büyük tutkusu Facebook’ta fotoğraf paylaşıp diğer insanları kendisiyle kıyaslamak olan, en önemli takıntısı iş arkadaşı Alev’den daha başarılı olmak olan, en güçlü korkusu kilo almak olan Doğa! Enler içinde bir hiç olduğunu fark ettiği anda tozpembe görünen hayatı hızlı bir şekilde kararmaya başlıyor ve Eski ayna parçalanarak ruhunda tamiri imkânsız kesikler açıyor. Ancak doğa bu parçalanmadan da korkulu rüyası olan göğüslerini birkaç beden büyüterek kendi tabiriyle “zaferle” çıkmayı başarıyor.
“Dış görünüşüyle aklını bozmuştu. Kendi hayatıyla meşgul olmayı bırakıp başkalarının hayatıyla meşgul olmaya başlamıştı. Kendi gözleriyle değil, başkalarının gözleriyle bakıyordu kendine. Onaylanma hevesiyle. Hayatındaki her türlü eksiklik duygusunu, türlü maddi aşırılıklarla telafi etmeye alışmıştı. Mutlaka zengin, genellikle kaba ve her zaman can sıkıcı adamlarla takılıyordu. Zevk almayı değil zevk alıyor gibi görünmeyi seçmişti.“
Paragrafıyla Doğa’nın durum özetini veren Bıçakcı tek bir karaktere yüklediği binlerce farklı ve akışkan anlama eşlik eden binlerce soru işareti ve bunların cevaplarında kişinin kendisiyle ilgili bulabileceği ince eleştirilerle dikiliyor karşımıza. Ve modern çağın sosyal hayatımıza zorlamayla soktuğu internet mecralarının kişisel ilişkiler üzerinde yarattığı derin tahribat, kendisini plazalar ve bol güvenlikli siteler arasında süren bir döngüye hapsetmiş bireyin yalnızlığı, bu yalnızlıktan kurtulmak adına yarattığı kolay kırılabilir desteksiz ve son derece basit bir dünya, o dünyanın para şöhret ilgi odaklı sınırları gibi konulara temas ediyor.
Romanın ikinci bölümü “Yeni Ayna” başlığıyla açılıyor. Eskiyi geride bırakmakta son derece karalı olan Doğa sevgilisi Onur‘la birlikte yurt dışı seyahatine çıkıyor. Kendisiyle ilgili yeni kararlar alırken iş hayatında çeşitli atılımlar ve yükselmeler yaşıyor (Firmanın reklam yüzü olmak ve ilk kez tek başına şehir dışında bir sunuma çıkmak gibi) Doğa’nın İstanbul’dan yanında kimse olmadan kendi ayakları üzerinde ayrılışını aktaran bu bölüm karakterin sorumluluk duygusu, modernitenin dayattıklarından ayrı kaldığındaki küçülüşü ve metropolün ölümcül bir bağımlısı olduğunu fark etmesi bakımından hikaye gidişatında küçük ama önemsiz gözüken, fakat önem yükü son derece ağır bir bölüm olarak resmediliyor.
Okuyana her kitabında canlı kanlı çizgi roman kahramanları sunan Hakan Bıçakcı, Doğa Tarihi’nde bunu daha güçlü bir şekilde başarıyor. Doğayı hayal etmek belki de kendi içimizde onlarca doğa taşıyor oluşumuzdan son derece kolay. Hatları, yüzü, hal, hareket ve tavırları hatta yaşlı görünmemek adına azaltmaya çabaladığı jest ve mimiklerindeki geçişler bile okuyucu tarafında en ince detayıyla belirginleştiriliyor. Yeni Ayna’nın lekelenmeye başladığı bölüm sonuna doğru Doğa kitabın kapak görselinde de resmedildiği gibi adeta bir parfüm şişesinin içerisinde sonsuz bir boşlukta, hiçbir yere tutunamadan savrulmaya başlıyor. Önce babası, sonra sevgilisi, sonra en yakın arkadaşı ve son olarak büyük bir hırs ve tutkuyla bağlı olduğu yaşam amacı haline getirdiği işi parçalanıyor.
“Dünyanın en hızlı gülümseyen insanıydı Doğa. Red Kit’in silahını çekip kendi gölgesini vurmasından bile hızlı…. Kendi tiksintisinin karşısına geçip gülebilirdi. İçeride sıktığı dişlerini göstermeden.“
Kitabın son ve en can alıcı bölümü olan “İki Ayna Arasında“da ise Doğa artık zaman, akıl ve duygu karmaşasında ve kendinden habersiz yaşam amacını işgal eden yapaylıkların istilasına maruz kalıyor. Eski etiketsiz günlerine duyduğu özlem korkunç kâbuslarla gün yüzüne çıkarken Doğa yalnızlığını sağda solda belirmeye başlayan küçük adamlarla konuşarak eksiltmeye çalışıyor. Birlikte yaşadığı annesini ve küçük köpeğini evden uzaklaştıran doğa boş vermişliğin tehlikeli kıyılarında durgun görünümlü fırtınaya gebe sulara kendisini bırakıveriyor. Hem’de tüm çıplaklığı ve tüm arınmışlığıyla. Aynalardan hangisinde daha güzel göründüğüne bir türlü karar veremeyen Doğa ikisi arasında sıkışıp kalıyor ve kendi sonuna doğru adım adım ilerliyor.
Bıçakcı’nın okuyanını yormayan ancak her sayfada kendisine defalarca hayran bırakan anlatımı gündeliğin ölümcüllüğüne karşı Doğa üzerinden başlatılmış bir isyan gibi. Okurken “bunu ben de yapıyorum” denilemeyecek bir sayfa kitapta yok gibi. Bu anlamda bir özeleştiri metni olma niteliğini de barındırıyor Doğa Tarihi. Doğa’nın kısa ve çalkantılı tarihi günümüz insanına Bıçakcı kaleminden iddialı bir ültimatom. Kendisini eleştirmekten çekinmeyenlere, kendi kimliğini daha iyi analiz etmeyi arzu edenlere sıcak yaz günlerinde dolu dolu bir seans vadediyor…
Sendika.org / Burak Soyer / 12 Kasım 2014
Plazalarda kısa paslaşmalar
İstanbul’da, Nişantaşı–Levent hattında bir öğle arası düşünün. Aklınıza ne gelir? Benim gözümün önüne yüksek topuklar, mini etekler, sinekkaydı tıraşlı boyunlardan aşağıda iki parmak aralanmış kravatlar, akıllı telefonlar, genellikle salata arada münferit ödüllendirme aracı Köfteci Ramiz… Hakan Bıçakcı, İletişim Yayınları’ndan çıkan son kitabı ‘Doğa Tarihi’nde plazalarla her şeyin akıllısıyla donatılmış hayatları masaya yatırıyor.
Doğa Tarihi’nin kahramanı Doğa, High Project adlı bir şirkette çalışan başarılı, güzel, işyerinde kendini kıskandırmasını bilen bir kadın. Her şeyiyle tam. Kendinde tek bulduğu eksiği göğüslerini de yaptırınca şirket koridorlarındaki yürüyüşü slow motion çekilen bir video klibe dönüşen çağımızın aranılan kadını. Tek zaafı yaşayamamak. Yaşıyormuş gibi yaşamak.
Meşhur reklam sloganını tersine çevirerek yaşayanların dünyasına girerek imajı hayatımızın merkezine koyduğumuz son yıllarda sistemin elinde bulunan dizginler, ‘hırs’ yazan mahmuzlarıyla daha bir tepikliyor bizleri. Öyle bir yere geliyor ki bu tepikleme en sevdiğimiz insanların önüne geçebilmek, bulunduğumuz statüyü korumak ve yükseltmek amacıyla her gün yüzüne baktığımız insanları fare gibi ezebilmek için aklı mantığı bir yere bırakıp ani kararlarla hayatlarımızı değiştirebilir hale geldik.
Başkasının düşlediği evler, arabalar, telefonlar tırnak kesmekten bile daha önemli bir hale gelmiş durumda plazalarda. Full güvenlikli sitelerde, komşuya bir sandalye vermekten bile aciz, hayattan korkarak yaşayan insanlarla dolu etrafımız.
Eskiden top oynadığı arsanın, hafızasındaki geri dönüşüm kutusundan bilmem kaç katlı site olarak çıktığını gören şirket şoförü gibi şaşkınlıkla olan biteni izlememek, normal karşılamak durumun vahametini ortaya koyuyor.
Alıştık artık bu olan bitene ve farkında değiliz ama hayatlarımızı başkaları yönetiyor. Üstelik bu ‘başkası’ tek kişi olmamakla beraber soyut bir kişilik. Elimizdeki tüm materyaller üretenlerin değil tüketenlerin malları. Yine Tyler Durden’dan referans verecek olursak, “Sahip olduklarımız, bize sahip oluyor.”
Hakan Bıçakcı, Doğa Tarihi’nde bu ‘yaşıyormuş gibi yaşayanların’ hayatlarını işliyor işte. Korkakların, ellerindekiler alınırsa neler olacağını kestiremedikleri için korkanların, sokağa nefretle bakanların hayatları kitapta hazin bir sonla kendine yer buluyor. Siz de yolda yürürken dört çift gözün – bir çift insan gözü, akıllı telefon ve akıllı tabletin gözleri – size baktığını görürseniz ondan korkmayın. Çünkü biz özgürlüğün ne olduğunu biliyoruz ve onu satın almıyoruz.
Arka Kapak / Evren Kuçlu / 31 Ağustos 2014
Mizacın ölümü üzerine: Doğa Tarihi
“Daha önce hiçbir tür, böylesine radikal,
hızlı ve köklü bir değişikliğe uğramamıştı”
John Zerzan
Hakan Bıçakcı daha önceki romanlarından farklı bir atmosfere kilitlediği son romanı “Doğa Tarihi’yle bir kez daha okurlarıyla buluştu. Daha önceki romanlarında bonkörce sergilediği fantastik buluşlar, yerini gerçekliğin sarsıcılığına bırakıyor Doğa Tarihi’nde. Roman tam olarak modern insanın kaybolduğu yerde geçiyor. Bu açıdan bakarsak bir ucu çok yakın bir gelecek için öngörülen bir distopyaya uzanıyor. Romana adını veren kadın kahramanımız Doğa’nın yaşamı neredeyse bir plazadan ve etrafını saran yığınla sembolden ibaret. Bu yaşantı onu bir kısmına hiç erişemeyeceği birkaç parçaya bölmüş. Roman boyunca adım adım bu parçaların izini bir sürüp bir kaybediyoruz.
Doğa içtenlikle değil, içinde bulunduğu sosyal tabakanın dışına taşmamak için yaşıyor. Bir anlamda ‘ısmarlama bir hayat’ onunkisi. Gençken duyduğu sahici ilgilerini ve heyecanını “plaza kadını” olmak için takas ediyor. Daha öykünün başlarında girdiği bir markette Sepultura’nın albümünü değil tişörtünü alarak romancısına göre hayati kararını alırken yanlış kabloyu kesiyor. Bu karardan söz etmişken Bıçakcı’nın romanın tamamında modern yaşamın yapaylığına ve dolayısıyla karakteri Doğa’ya açıktan karşı-tepki koyduğunu, ona acıyan gözlerle baktığını okur olarak açıktan hissettiğimizi belirtelim.
Fransız düşünür Henri Lefebvre’nin “Robotlaşmanın… kadınlar nezdinde başarılı olmasının nedeni, kadınların önem verdikleri şeylerin (moda, ev içinin düzenlenmesi, çeşitli öğeleri bir araya getirerek bir kişilik ve ortam yaratma isteği) niteliğidir” tespiti Hakan Bıçakcı’nın kadın karakteri Doğa üzerinden yapılmış gibi. Doğa “Modern dünyada gündelik hayat” süren kadın tipinin kısmen doz aşımına uğrasa da tipik bir örneği. Bıçakcı Doğa’nın gündelik hayatını, içerden uğradığı yıkımla yan yana afişe ederek hem ağırkanlı bir aksiyon yaratıyor, hem de dönüp içimize bakacağımız bir ayna dikiyor karşımıza.
Doğa’nın, vücudunu neredeyse her tanıştığı kadınla içten içe yarıştırması hatta kendi ölçülerine göre bazen yarışmayı kaybetmesi, üzerinde günlerce karabulutlar dolanmasına neden oluyor. Romanın bir yerinde karşısındaki üç kadını kendi eleme sistemine göre değerlendiren Doğa’nın Aslı ve Zeynep’i bazı uzuvlarına bakarak kolayca eleyip Esra’nın güzelliği karşısında kendini hükmen yenik hissetmesi onun parçalanmış benliğinin ispatına dönüşüyor. Bıçakcı belki de tam da bu nedenle “Esra’nın oturuşu Doğa’nın içine oturdu” diyerek bu anı mimlemeyi ihmal etmiyor.
Her türlü komplekse kucak açmış, patolojik açıdan sınırı görmek üzere bir karakter Doğa. Falcının kehanetleriyle teselli olup aynı kehanetlerle içerisindeki “ikinci kadını” bulmaya koyulacak kadar desteksiz ve paranoyak bir yaşam sürüyor. Erkek arkadaşı Onur’un, bazı geceler yemeğe çıkılan zengin adamdan başka bir karşılığı yok. Bir de Facebook profilinde “ilişki durumu”nu dolu göstermesini sağlıyor belki de. Yani yaşamındaki birçok şey gibi Onur da ‘feyk’. Onunla birlikteyken aklı hep başka yerlerde. İçerisine kıstırıldığı panoptikon ofis eski sevgilisi Ulaş’ı ulaşılmaz kılıyor. Asıl arzuladığı adamları bu panoptik plaza kriterlerine uymadığı için yanında tutmuyor, uzaktan sevmeyi yeğliyor onları. Sergilemekte gün geçtikçe zorlandığı seyirlik heykeli, Doğa’yı, izlettirmeye uğraşıyor “Gösteri Toplumu”na. Patronların beğendiği, karşısına çıkan hiçbir kadının çekemediği yarı tanrıça figürü olmak istiyor Doğa.
Gerçekte bir türlü büyüyememiş ve zihinsel gelişimi sıfır noktasına gerileyen Doğa’nın çocukluğuna da el atıyor Bıçakcı. Kocası tarafından terk edilen histerik bir anneyle aynı camekâna kısılıp kalmasının oluşturduğu iç bunaltıcı yanları açıktan anlatırken Doğa’nın annesinden ödünç aldığı yoksunluğun benliğinde işgal ettiği yeri altmetinlerle işaretliyor. Sonuç olarak sınırlarını git gide kaybeden, keşmekeşin içerisinde neredeyse bir başka türe evrilen insanı anlatıyor Bıçakcı. Psikolojik olarak geldiğimiz noktayı işaretleyebileceğimiz bir yol haritası kıvamında sunulan Doğa Tarihi, Bıçakcı’nın daha önceki romanlarını beğenerek okuyanların daha yoğun bir okuma deneyimi yaşayacağı, ilk kez okuyanların kendisiyle hesaplaşma içerisine gireceği nefis bir roman.
Notlar Dergisi / Umut Döner / Nisan 2015
Doğa Tarihi’nde Zaman
Eserde belirgin olarak verilen, aslında hiç yabancı olmadığımız önemli olumsuzlukların üzerinde durmak yerine, romanın önemli bir diğer meselesine, ‘’zaman’’ mücadelesiyle bu mücadelede cisimleşen belirli insan ve nesnelere eğilmeyi tercih edilebilir buluyorum. Bu meselenin de belirgin bir biçimde verilmiş olmasıyla birlikte, daha hassas ve kısa boyutta ele alabilmek mümkün görünüyor. Dolayısıyla bu yazıda kurguya derin bir biçimde nüfuz etmektense, daha çok zaman meselesi etrafında şekillenen olaylara ve düşüncelere kısa bir bakış denenecek. Kurgusal açıdan verilen ifadeler de bunun aydınlatılması için olacak. Söylenenlerden hareketle romanı okumuş olanların kolaylıkla anlayabileceği, okumamış olanlarınsa kitabın içeriğinin tüketildiğini düşünmemesi gereken bir inceleme olduğunu belirtmekte sakınca yok.
Birkaç kelimeyle ve birkaç olayla sınırlı hayatların romancıya bir dezavantaj sağlayabileceği tartışılan bir mesele. Ancak sözlüklerde yazıldığı gibi bu tartışılan sınırlılık Hakan Bıçakcı’yı hapsedememiş, çünkü romanını sadece bu çerçeve içerisinde anlatmak gibi bir derdi yok anlatıcının. Aksine, insanı bu durumdan çok farklı düşünceler çıkarmaya sevk ettiğini düşünüyorum. İncelememizde karşılık bulduğu hali de bunun bir sonucudur.
Yerin yedi kat altında bir şirkette çalışan ve sürekli olduğundan daha güzel görünmeye çalışan bir başkahraman mevcut. Çalışanların maaşlarının endişeleriyle doğru orantılı olan plazaların, ve daha genel bakışla hakim sınıfın yaptırdığı kurumların ve yapıların toplu mezarlıktan farkı olduğunu görmeyen, görmek istemeyen yaşamların anlatısı önümüzde.
Bu sınırları belli yaşamda insanlar, sürekli gördükleri ‘’iyi’’ler ve ‘’güzel’’ler üzerinden kimlik kazanmaya çalışıyor. İnşa süreci bireyin kendinde gerçekleştirmeye çalıştığı bir adaptasyonla sonuçlanıyor. Kabul görmüş iyilerin ve güzellerin yapısının sakatlığından dolayı da taklitten öteye gidemiyor. Haliyle gösteriş uğruna gösterilenin özünü kaybetmesi, bu sakat doğan ilişkilerin sonucu olarak yansıyor. Söz konusu durum ve olaylar bizzat başkahraman Doğa’da ve etrafında şekilleniyor. O da istediği şeylerin özüyle alakalı olmaktan çok, onları gösteriş haline getirmeyi tercih ediyor. Bunu kitapla ilgili eleştirilerin ya da incelemelerin hemen hemen hepsinde geçen Sepultura CD’si ve Sepultura tişörtü almak olayındaki ikilemde de görüyoruz. Anlatıcının belirttiği gibi Sepultura tişörtü giymeyi, CD’sini dinlemekten daha önemli görüyordu. Ve tişörtü seçerek tercih etmiş olduğu ‘’gösteriş’’ seçimi aynı zamanda hayatının geri kalanını belirleyecek bir seçim olarak veriliyor okuyucuya. Gösteriş onun dünyasında çok daha mutluluk verici, rahatlatıcı bir yerde. Bunun sonu olmadığı için, ‘’yükseldikçe, hayatı başkalarının gözüne oynanan bir oyun’’ oluyor kahramanın.
Yükselmenin, gösterişin yolu ‘’gelecek’’ kurmakta görülüyor. Böyle basit bir gösteriş sevdasından hareketle kurulan geleceğin temsil ettiği suniliğin ve sonrasında bunun karşısında zıt değerlerle duran geçmişin ortaya çıkardığı tablo oldukça net. Bireyin önünde olan geleceğine göz gezdirmesine, tercihlerinin nereye oturduğunu sorgulamasına ve en önemlisi bunların bütünlük içinde değerlendirilmesine yönelik işaret önemsenmelidir.
Kitapta geçmişi, geleceği ve yaşanan anı temsil eden belirli kişiler, belirli nesneler var. Bunlardan yola çıkarak karakteri sürekli yapaylık ve samimilik kavgasına iten zaman destekli bir kuvvet olduğunu söyleyebiliriz. Doğa’nın içinde yatan ama görmek istemediği bu tablo, Ulaş’la karşılaşmasının ardından canlı bir biçimde kitabın merkezine oturuyor. Eski sevgilisi Ulaş, o zamana kadar ağırlıklı olan geleceğin dengesini ciddi anlamda bozuyor, geçmişi de sahaya çıkararak mücadeleyi başlatıyor. Bahsettiğimiz mücadeleden net bir üstünlük çıkmamasının insanı sürüklediği durum, kitaptan çıkarılması gerekenlerin başındadır. Kutupların neyi temsil ettiği belli olmasına rağmen kararsızlığın vurgulanması ve bunun olumsuz bir yöne evrilmesi, okuyucunun gözüne çarpmış olmalıdır.
Yaptıklarını, yapmak istediği için yapmıyor Doğa, yalnızca onu istiyormuş gibi görünmek için yapıyor. Kitabın yarısına doğru ve ileri kısımlarında, geçmişe duyduğu özlemin gün yüzüne kuvvetli bir biçimde çıkmasıyla, geçmişte yaşananlar ve bunların samimiyeti, onu kendisine çekiyor. Gelecekle ilgili ciddi bunalımlar yaşıyor fakat geçmişi tam anlamıyla tercih etme söz konusu değil. Devam eden kararsızlığın yanında gördüğü üçüncü seçenek –reklamda duyduğu- bir slogan oluyor: ‘’Anı yaşa!’’ Geçmiş gelecek bunalımından anı yaşama biçimiyle sıyrılma fikrine atıyor kendisini. Yani bu anlamda bir reklam sloganı olmanın ötesinde Doğa için çok şey ifade ediyor, ne yazık ki kararsızlığa kesin bir çözüm olamamakla birlikte. Zaten zamanda belirsizlikten kurtulamaması, bir anlamda belirsizlik karşısında taraf olmaktan ziyade, anı seçmesiyle ya da onu sürekli bu seçimden uzaklaştıran sloganlar bulmasıyla alakalı.
Romanda zaman anlamında konuşulmaya değer mesele, insanı zaman kavgasını vermeye iten sebeplerde yatıyor. Mücadelenin kitaptaki şekliyle, birey tercihiyle gerçekleşmesi mümkün olduğu gibi, bireyleri o noktaya sürükleyecek etmenlerin de etkisi olabileceğini söylemek mümkün. Eser, başkarakterde canlandığı biçimde, geçmişi doğallıkla ve samimiyetle beraber gösterirken, geleceği gösterişle ve yapaylıkla ifade etmiştir. Belirli kişilerin ve nesnelerin belirli zamanları temsil ettiğini söylemiştik. En sade haliyle, Onur yani sevgilisi onda geleceği ifade ediyor. Aralarında yapay bir ilişki var. Spor eğitmeni Engin’in neyi karşıladığı tartışılabilir ancak, işlevinden hareketle yaşanan an ile anlam kazandığı söylenebilir. Başkarakterin kafasını en çok kurcalayan üçüncü karakter Ulaş, samimiyetle ve geçmişte yaşananlarla hatırlatıyor kendisini sürekli.
Doğa ilk tercihini gelecek yönünde yapmıştı. Onun farkında olmadan bir mücadeleye sürüklendiğini, özellikle geçmiş ve gelecek konusunda kararsızlık içinde kaldığını anlatıcının sözlerinden çıkarıyoruz:
‘’Doğa asansörde kalmıştı…Doğa’yı fark eden yoktu…iki kat arasında kalmıştı. Biraz yukarıda(gelecekte) Onur’un İtalyan derili ayakkabıları ve kumaş pantolonunu geren tombul bacakları görünüyordu. Biraz aşağıda(geçmişte) Ulaş’ın yüzü… Kızıl saçları. Mor tişörtü.
Kısacası romanda gizli olmayan ancak üzerinde mutlaka düşünülmesi gereken bu zaman mücadelesinde, geçmişin samimiyetinden vazgeçemeyişin ve bireyin içine düştüğü geleceğin suniliğinden kurtulamayışın ifadesi görülüyor. İkisi birbirini kesiyor ve biri tercih edilmek durumunda kalınıyor. İhtiva ettiği en temel meselelerle birlikte, bu karmaşıklığın içinden anı yaşamak ya da yeni sloganlar bulmak gibi bir kolaycılığın çıkmasının sonucunu gösteren bir roman Doğa Tarihi. Doğa özelinde zaman, böyle değerlerin taşıyıcısı oluyor. Kitabın ana çerçevesini oluşturan üç zamanlı gelgit, onun tahayyül ederken fark edemeyerek bu zamanlara oturttuğu erkek karakterlerde somutlaşıyor. Açıkça ifade edebileceğimiz gibi, karakterlerde somutlaşan zamanın ve değerlerin karmaşası, Doğa’nın fiziki ve psikolojik sonunu hazırlamıştır.
Doğa Tarihi’nde zamanın ve çevresindekilerin tuttuğu yeri açığa çıkarmak, romanı okumak kadar önemli olmalıdır. Bu kısa incelemede de karşılık bulduğu şekliyle açığa çıkarılmaya çalışıldı. Bireyin yaptığı seçimlerin gösterişle, doğallık-yapaylık ilişkisiyle ve zaman mücadelesinde nereye ne şekilde oturduğunu belirlemekle olan ilgisini ortaya koyması açısından, önemli bir yer tutmaktadır Doğa Tarihi. Sadece ele aldığı konudan hareket edip kesin söylemler çıkarmak yanlış olacaktır. Doğru olan ele aldığı konunun okuyucu nelere sevk ettiğini anlamakta, okuyucunun zihninde ne gibi sonuçlar doğurabileceğini göz önünde bulundurmakta yatar.
Yeni Medya / Bilgesu Savcı
Doğa Tarihi’ni, Sosyal Medya ve Benlik İlişkisini Okumak-Yazmak I:
BİR BEN VARDIR BENDE SOSYAL MEDYADAN İÇERİ…
Yazan: Bilgesu SAVCI, Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi İletişim Bilimleri Y.Lisans Programı
Dostoyevski’nin “yeraltı adamı” bugün eğer bir sosyal medya kullanıcısı olsaydı, hali ne olurdu? O da kendini hürce ifade edebildiği bir uzam olarak mı görürdü sosyal medyayı, yoksa imaj imajlarının mecrası olarak mı? Bir Facebook kullanıcısı olsaydı örneğin, “arkadaşları”nın paylaşımlarını “like” mı ederdi yoksa bulunmayan “unlike” tuşunu kendisi üretip bu paylaşımlara savaş mı açardı? Kurulan gruplara katılır mıydı yoksa bu benzer severliklerin karşısında olup bu grupları troller miydi?
Sosyal medyanın en belirgin özelliklerinden birinin bireylere kendi benliklerini hürce temsil edebilecekleri, otorite ve hegemonya ilişkilerinden kısmen bağımsız alanlar sunması olduğu yönündeki görüşler yaygın niteliktedir. Peki, eğer ortada hürce ifade edilecek bir benlik kalmamışsa, o zaman ne olacaktır? Eric From, “dış otoriteden kurtulma hürriyeti[nin] ancak kendi ferdiyetimizi kurmamıza izin veren psikolojik şartlar mevcut olduğu takdirde sürekli bir kazanç” (1979:307) olduğunu belirtir. Yaşam boyu bin bir mücadele, olumsuzlanma, olumlanma, kayıp, kazanç, sergileme, geri çekilme ve daha birçok yolla edindiğimiz tecrübelerden oluşan benliğimiz, doğumundan itibaren kültürle yoğrulmuş bakışlardan “azat edilince”, varsayılan bütünlüğünü koruyabilecek midir? Yoksa internet sekmelerince bölünüp yabancısı olduğumuz parçacıklara mı dönüşecektir? Görece kontrolü, daha çok bizim ellerimizde olan ve daha yeni yeni tanımaya başladığımız sosyal medya uzamında benliğimize ait olmayan fakat mükemmel tasarımını bizim yaptığımız benlikcikler mi var olmaya başlayacaktır? Dahası bu benlikcikler Hakan Bıçakçı’nın Doğa Tarihi (2014) romanındaki ana karakter olan Doğa’nın “küçük adamlar” ı gibi gözle görünür mü olacaktır, yoksa onların varlığını yalnızca hislerimizle mi duyacağızdır? Aslında bu “küçük adamlar”, Doğa’ya yönelen kendisi dışındaki bakışların bedenlenmiş halleridir. Fakat içlerine üflenen ruh Doğa’nın “mükemmel” tasarlanmış benliği/imgesinin yanılgılı esintileridir.
Roland Barthes, imgesinin bir kopyasının oluşturulacağı sırada (fotoğraf makinesinin karşısına geçtiğinde), benliğini bir türlü “sıfırlayamadığı”ndan bahseder. Ona, gerçekte zaten var değilmiş gibi, bir duruş bir anlam kazandırmalıdır birkaç saniye içinde. Bunun kendisine dışardan bir göz olarak bakmakta olduğundan ileri geldiği kanısındayım. Fakat sosyal medyada yaratılan anonim/nonim kimlikler, içerik paylaşımları/örüntüleri veya profil sayfaları aracılığıyla kendine dışardan bakmaktan farklı bir bakış etkinliğidir bu. Çünkü fotoğraftaki tekil imgemiz artık belirli bir zamana sıkışmıştır ve ölüdür. Oysa sosyal medyada oluşturduğumuz türlü benlik görüngüleri bizimle birlikte, eş zamanlı olarak farklı uzamlarda yaşamaya devam etmektedir.
Zaten sosyal medyanın benlik bütünlüğünü tehdit ettiği düşüncesi benim için tam da bu noktada belirmektedir: Aynı anda iki farklı uzam içinde yer almanın dayanılmaz “hafifliği”. Bir uzamda sağlanamayan koşulların, bir diğer uzamda sağlanmasının pek çok açıdan reddedilemez oluşu. Şöyle bir konuşmaya tanık oluyorum: “Sevgi senin marulların benimkilerden niye daha çabuk büyüyor?” Düşünüyorum bu soruyu telefonda bir arkadaşına soran kişinin bir bahçesi yok. Öyleyse hangi marullardan bahsediliyor? Bahçeli bir eve sahip değilken ve böyle bir bahçenin insanın üretkenliği ile doğaya dokunuşu için ne denli gerekli olduğu üzerine düşünmezken, Farmville’de bahçeler yetiştirip komşular edinmenin yadsınamaz gerçekliği içinde büyüyen marullardan tabi. Bu marullar bahsi geçen kişiyi heyecanlandırıyor, üzüyor ve ondan belirli bir bakım bekliyor. Tahir Musa Ceylan, Cumhuriyet gazetesinin Bilim ve Teknoloji ekinin hatırlayamadığım bir sayısındaki köşe yazısında, canlıların en kolay yoldan en fazla hazza ulaşmaya güdümlü olduklarını belirtmişti. Şu halde çevrim dışı uzamda çevrim dışı bir bahçeye sahip olmanın zorlayıcı koşullarını tartışmak ve oluşturmaktansa, çevrimiçi bir uzamda yine haz sağlayacak bahçe yetiştiriminin çok daha az maliyetle mümkün kılınması hangi seçeneğin daha seçilebilir olduğunu zaten bildiğimiz anlamına geliyor. Üstelik bu bahçeyi yetiştirirken komşularla laflayabiliyor olmak da (chat sekmesi sayesinde) cabası. Görüntünün görüntüsünün içinde yaşama hali böylece normalleşip yaygınlaşırken, bütün bahçelerin aynı olması, komşuların birbirlerinden farklı sebze ve meyve alışverişinde bulunmalarını engellemiş oluyor. Zaten komşunun sizin bahçenizi “like” etmesi de kendininkine benziyor olması yüzünden değil mi?
Öte yandan Barthes’ın başarısızlığı bizim yapmayı zaten tercih etmediğimiz bir noktaya denk gelir. Sosyal medyada yarattığımız kimliklerle benliğimizi sıfırlamak pahasına da olsa mükemmelleşebilmekteyiz. Kendine bakışın, başkalarının bakışları ve bakış alanımıza giren diğer insanların sayısız imgeleriyle dönüşüme uğraması alışmakta olduğumuz ve yeniliğiyle heyecan duyduğumuz bir durumdur. İmgemizi sosyal medya aracılığıyla yeniden yeniden denetlerken yanımızda olan biricik yardımcı da işte budur. Kendine uzak dış bakışlar geliştirip sonra yine bu bakışlardan çekinme durumu ise yalnızca sosyal medyada yer almanın bir sonucu elbette ki değildir.
Sosyal medyanın kişiler arası duvarları kaldırmada da etkin olduğunu bilmekteyiz. Yolda dağıtılan bir etkinliğin bildirilerini pek çok farklı sebepten dolayı durup almıyorken, herhangi bir sosyal paylaşım sitesindeki etkinlik davetinin üstüne rahatlıkla tıklayıp katılıp katılmayacağımızı belirtmeden önce kimlerin orada olacağına göz atabiliyor olmamız bizi sevindirmekte. Arkadaş veya takipçi listemizdeki insanların hangilerinin bu etkinliğe; kesin veya belki katılacağını, kimlerinse katılmayacağını gördükten sonra seçimimizi yapıyoruz. Çünkü orada bulunacak kişilerin ne tür özellikte insanlar olduğunu öncelikle kontrol etmek istiyoruz. Herkesin bakışından çekilmek için perdeleri kapatıp dünyanın penceresi önüne yerleşerek yaptığımız tüm bu eylemler/click’ler Facebook/Twitter vb ile aramızda kalıyor. Sosyal medya en yakın arkadaşımız.
Gündeliğin (sokağın, havanın, toprağın, basılı kağıt bildirinin ve benliğin ögelerinden olan başka nesnelerin) kendine has bir gerçekliği bulunan bir başka uzamdaki aksini daha denetimli bir biçimde oluşturmanın ardından, aksini bulamadığımız iş, okul, aile, sevgili, arkadaş ve akraba hayatının yakıcı unsurlarıyla baş etmek, biraz soluklanmak için denetimli gerçekli başka bir alana geçiyoruz. Burada Dr. Jekyll mi yoksa Mr. Hyde’mı* olunacağı kişinin kendisine kalıyor.
Yedi yaşındaki doğum günü partisine kimsenin gelmediğini hatırlayan bir çocuk olarak, yetişkinliğe adım attığı yıllarda geçen yıl doğum gününü nerede kutladığını (veya kutlayıp kutlamadığını) arkadaşıyla birlikte dakikalarca hatırlamaya çalışan biri olarak ben, ne kendimin ne de arkadaşımın hafızasından tatmin olmayıp açıyorum Facebook’u. Biz unutsak da neyse ki unutmuyor o. Kendi zihnimiz dışında ikinci bir hafıza olarak hep yanımızda. Aynı şekilde kimin ne zaman tutuklandığı, o esnada üzerinde hangi renk giysilerin olduğu ve hangi koşullarda ele geçirildiği gibi pek çok bilgiler de tarafımca hatırlanmıyor fakat sosyal medya unutmuyor. Böyle sıralamak doğru mu bilmiyorum ama kurulan ikinci, üçüncü vb. fizikler (bedenler) bizlere adeta bir üçüncü dördüncü göz de sunuyor. Ben bir davayı takip edemesem de biliyorum ki (neredeyse) fizik ötesi bir bulunma haliyle orada olmaya devam edeceğim saatler sonra da olsa.
Burada zamanın değişkenliği ve sosyal medyanın zamanının oldukça hızlı akıyor olmasından da bahsetmek gerekmektedir. Ünlü mikro tarihçi Braudel, Maddi Uygarlık (2004) adlı kitabında zamanın herkes için farklı bir anlamı ve hızı olduğunu belirtir. Bir rahibin zaman algısıyla bir esnafın, bir Twitter kullanıcısıyla yalnızca bir Facebook kullanıcısı olan kimselerin bile zamanı algılayışlarında önemli farklılıklar olacaktır. Daha bir gün önce dolaşıma sokulan içeriklerin bir gün sonra tüm yeniliğini ve etkisini neredeyse kaybettiği, bir video içeriğinin en fazla bir hafta dolaşımda kaldığı bir akış içinde benliğin büyük bölümünü oluşturan hatıraların çağırılma hızı oldukça yavaş nitelikte kalacaktır. Metropollerin tanıtım videolarında cadde ve sokaklardan geçen araba ve insanların, yanıp sönen ışıkların ve gidip gelen bulutların hızlandırılarak gösterildiğindeki hızlılık hali gibidir sosyal medyada zamanın hızı. Yani Dünya’nın dönüş hızının çok çok üstünde. Dolayısıyla duygu geçişleri ve düşünmenin hızı da bu yöne doğru değişim göstermektedir. Bir önceki karede duygulandığınız bir resmin hemen ardından gelen bir “komikli kedi videosu” sizi ve benliğinizi o anda sarmak isteyen melankoliye bir anda bir tokat savuracak ve yerine gülücükleri oturtacaktır. Bu davet elbette ki geri çevrilemezdir ta ki sağ üst köşedeki çarpı işaretine tıklayıncaya kadar.
Sosyal medyanın toplumsal yaşamın diğer mecralarında olduğundan çok daha görülür şekilde ferdin önemsizlik ve güçsüzlük hissine dair yaptığı vurguların temsili bir resmini gördüğümüz Bıçakçı romanı karakteri Doğa, çarpı işaretine tıklamayan bir kimse olarak, benliğini büyük ölçüde teslim etmiş bulunmaktadır. “Özsaygı kaybının bir telafisi” olarak daima sosyal medyada uzamı içerisinde bulunması, çevrim dışı yaşamında yolunda gitmeyen meselelerin bir çözüm evidir. “Karşı tarafça daha kabul edilebilir bir benlik ve öteki anlayışı”yla (Goffmann, 2012:161) daima çırpınır fakat en sonunda benliğinin üstünü örten yansımanın ayna parçaları gibi tuzla buz oluşunu seyretmek zorunda kalır. Döndüğü yer ise yine korunaklı yuvası olan, eksik, hatalı ama asıl benliğidir.
Son söz olarak çok sevgili Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm adlı romanındaki ana karakter Dirmit eline radyoyu alıp gecesini gündüzünü bu müzikli-eğlenceli büyülü kutuyla geçirmeye başladığında, zavallı annesinin hem kendi hem de kızı Dirmit’in saçını başını yolduğu zamanki iç burkan duruma düşmemek için, sosyal medyanın toplumlar için olduğu kadar tekil bireylerin benlikleri için de devrimci bir rolü olduğunu gözden kaçırmamak gerekir. Belki eleştirel yaklaşımlarla, belki de zaman zaman belirli mesafeler koyarak bu büyülü müzikli-resimli-videolu ve bol metinli uzamı bir hürlükler uzamına dönüştürmek mümkün olabilir. Evet, devrim televizyonlardan yayınlanmayacaktır ama Tweetlerle tüm dünyaya duyurulabilecektir.
*Bruce HOOD’un, Benlik Yanılsaması isimli kitabında bir deney grubundaki internet kullanıcılarının çevrim içi ve çevrimdışı etkinliklerindeki tutum ve davranışlarındaki değişimleri belirtmek için Dr. Jakyll
Kaynakça
Barthes, R. (2011) Camera Lucida- Fotoğraf Üzerine Düşünceler. İstanbul. Altıkırkbeş Basın Yayın
Bıçakçı, H. (2014) Doğa Tarihi. İstanbul. İletişim Yayınları
Braudel, F. (2004) Maddi Uygarlık: Gündelik Hayatın Yapıları. Ankara. İmge Kitabevi Yayıncılık
Fromm, E. (1979) Hürriyetten Kaçış. Ankara. Tur Yayınları
Goffman, E. (2009) Gündelik Yaşamda Benliğin Sunumu. İstanbul. Metis Yayınları. s.161
Tekin, L. (1998) Sevgili Arsız Ölüm. İstanbul. Everest Yayınları
Yeni Medya / Şeyda Koçak Kurt
Doğa Tarihi’ni, Sosyal Medya ve Benlik İlişkisini Okumak-Yazmak II:
BEN NEYİM/KİMİM? -DOĞA TARİHİ, BENLİK VE NELİK/KİMLİK ÜZERİNE
Yazan: Şeyda KOÇAK KURT, Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Kadın ve Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları AnaBilim Dalı Y.Lisans Programı
“Hep farklı olmalıydı. Farkı fark edilmeliydi. Kalitesi gözle görülmeliydi. Kesintisiz olarak arzulanmalıydı. İştah, takdir ve kıskançlık dolu gözler hep onun üzerinde olmalıydı. ”
İnternet denilen bir zamanların zararsız ve “sanal” dünyasının günümüzde, düşünüldüğü kadar bizden apayrı bir yerde duran ve bambaşka bir dünya olduğu düşüncesi geçerliliğini artık korumuyor. Anonim olmak ve kendine benlik ve kimlikler yaratma fırsatı, kazanılmış bir cennet imkanı yaratsa da, sosyal medya araçlarının gelişmesiyle bilgilerini, bilerek ve isteyerek paylaşma ve duyurma ihtiyacına doğru bir dönüşümün gerçekleştiğini söylemek mümkün. Peki, bu paylaşımları neden yapıyoruz? İnsanların hayatlarımız hakkında daha fazla bilgiye sahip olmasını niçin istiyoruz? İnsanlara göstermek istediğimiz şey/kişi, nedir/kimdir? Bruce Hood, 2014 tarihli Benlik Yanılsaması: Sosyal Beyin Kimliği Nasıl Oluşturur? (Self Illusion) isimli eserinde “fark edilme” dürtüsünün altını çizer ve hayatımızı diğerlerine bu kadar açma isteğimizin altında fark edilmeye bağlı olarak popüler olma duygusunun baskınlığını sebep olarak gösterir. Aynı zamanda çevrimiçi olma ihtiyacı, bir nevi varlığını kanıtlamadır: “Sosyal ağlarda içerik paylaştığınızda arkadaşlarınızı tepki göstermeye davet etmiş olursunuz. Kendi özel görüşünüzü değil, varlığınızı dünyaya yayınlarsınız. Çevrimiçi etkinliğinizin ürettiği ziyaret ve yorum sayısı, size ve daha önemlisi diğerlerine ne derece önemli olduğunuzu anlatır. Çoğumuz fark edilmek ister ve sosyal ağlar bu arzuyu etkinliğinin merkezi haline getirir. Başkalarının varlığınızı onaylaması, bireylerin aradıkları popülaritenin ölçütüdür” (Hood, 2014: 294). Hood’un düşüncelerini Doğa Tarihi’ndeki Doğa üzerinden değerlendirecek olursam, benzer bir sonuca ulaştığımı söyleyebilirim. Doğasında fark edilmek olan Doğa için genelinde sosyal medya, özelinde ise Facebook, mükemmel bir mekân sunmaktadır. Kişinin kendini en özel hissettiği günlerden biri olan doğum günü, Doğa için kuru bir tebrik ya da bir pastayla geçiştirilecek bir hadise değil, aksine bütün günü ya da daha fazlasını kapsaması gereken bir kutlu doğum haftası etkinliğine dönüşmeli, özel olduğunu sürekli hatırlatmanın en güzel yollarından biri haline gelmelidir. Bu özel olma hali ise, yalnızca “gerçek” hayat üzerinden değil, sosyal ağlar üzerinden de “gerçek”leştirilmelidir: “Cafe Jungle’dan bitki çayı alıp Facebook’un başına döndü. Saatler önce kesilip yenilen, hatta bir kısmı plazanın kanalizasyonuna karışmış olan çilekli pastanın fotoğrafını duvarına ekledi. Altında gülücüklü, kalpli, kıpır kıpır mesajlar uçuşmaya başladı. Mumlara bir tur da sanal yollu üfledi. Beğenildikçe beğenildi. Doğa ilgiden memnundu” (Bıçakcı, 2014:23) Türkiye’de 35 milyon kullanıcı ve 36 milyon aktif Facebook hesabının bulunduğunu düşündüğümüzde, tıpkı Doğa gibi sosyal medya ortamlarında kendisini üretmek isteyen kişi sayısının azımsanmayacak derecede çok olduğunu söylemek gerekir. Bir zamanların “sanal kimlik” olgusunun tıpkı internetin sanallığı meselesi gibi rafa kaldırıldığını ve onun yerine “kimlik egzersizleri” denilen kavramın yürürlüğe girdiğini ve kullanıcıların bu egzersizleri yaparken gayet bilinçli olduklarını biliyoruz. Bu ortamlarda yer alan kişiler olarak, “kendi”liklerimizin istediğimiz kısımlarını arkadaşlarımıza/ailemize/akrabalarımıza açıyor, öne çıkmasını istediğimiz özelliklerimizi paylaşma ihtiyacı duyuyoruz. Burada benden bağımsız bir “ben” olarak yer alıyor, ama benden ayrı bir “ben” sergilemediğimizi düşünüyoruz. Neticede kimse kendisini ikiyüzlü olarak tanımlamaz. Yoksa Doğa gibi bizim de, Ankaralı Turgut’un klibini izlemeye dayanamıyor olsak bile, Facebook’ta paylaşmamız sırf “eğlence” olsun diyedir. “Salondaki sehpada duran tablet bilgisayarından Facebook’a girip kuaförde çektiği fotoğrafa gelen yorumlara baktı. Yorum yoktu. Ama on yedi kişi beğenmişti. Doğa, on yedi kişi tarafından alkışlanmaktaydı. Ayağa kalktı. Gururlu bir ifadeyle eğilip bilgisayarı sehpaya bıraktı” (Bıçakcı, 2014:.30-31). Goffman, 1959 yılında yayımlanan, Gündelik Yaşamda Benliğin Sunumu (The Presentation of Self in Everyday Life) isimli ünlü çalışmasında kişiler arasındaki tüm yüz yüze ilişkileri/etkileşimi teatral bir performans olarak ele alır. Ona göre kendilik ve kimlik denilen mesele, bu performans üzerinden kurulur. Goffman aynı zamanda rol, oyuncu, izleyici, sahne önü, sahne arkası gibi kavramlarla sosyal sahnenin çeşitli yönlerini açıklar. Bu yaklaşımda, bireyler çeşitli sahnelerde rol alan oyunculardır ve davranışları oyuncular arasındaki etkileşimin sonuçlarıdır. (akt. Morva, 2014:235). Doğa’nın Facebook’taki görünürlüğü, Goffman’ın performans dediği şeye işaret etmektedir. Tıpkı bir sahne sanatçısı gibi, rolünü en iyi şekilde oynamalı, -klasik bir deyişi malzeme yapacak olursak- babası ölse ve yüreği kan ağlasa dahi sahne önünde başarısından asla ödün vermemelidir. Nitekim Doğa, babasını bir trafik kazasında kaybettiğinde, acısını “dost”larıyla paylaşır: “İlan işini hallettikten sonra Facebook’a girip babasının ölümünü haber veren acıklı bir ileti yazdı. Facebook’a verilen bu gayrı resmi ilanın metni “O şimdi melek oldu ve yukarıda bir yerlerden bize bakıp gülümsüyor”, diye bitiyordu. İletinin altına gelen başsağlığı yorumlarını okurken Doğa’nın gözleri doldu” (Bıçakcı, 2014: 168) Çünkü Doğa’nın babasının ölümü, tek başına bir şey ifade etmez. Paylaşıldığı ve diğerleri tarafından görüldüğü zaman varlığı/yokluğu kabul edilmiş olur. Çünkü izleyicisiz bir performans düşünülemez, anlamsızdır. Doğa, artık babasız bir kız olduğunu ispatlamıştır. Her ne kadar kitapta iletinin altına yalnızca yorum geldiği yazsa da, Facebook’un özelliklerinden “like”lamak da bu tür paylaşımlarda sıkça uygulanan bir davranış bozukluğu olarak kendisini gösteriyor. “Beğenmek/beğenilmek” pek çoğumuz tarafından gündelik hayatın birebir karşılığı olarak algılansa da, “ölümü beğenmek” ciddi bir rahatsızlığa işaret ediyor gibi görünüyor. Ne olursa olsun, Facebook pratiklerinde “beğenilmek” benliğin bir ispatı olarak çıkıyor karşımıza. Sayı ne kadar çok olursa, o kadar kabul edilebilir, aynı zamanda erişilmek istenen konumda yer alıyoruz. Beğenildiğimiz kadar varız ve beğenildiğimiz kadar biziz. Sayıların güvenilirliği, pozitivist aklın etkinliği, Facebook’taki beğenilme oranımıza yansıyarak hayatlarımıza nüfuz ediyor dersek yanılmayız. “Eklediği fotoğraflar eskisi kadar “beğen”ilmiyordu. Üstelik bu bir kuruntu olamazdı. Rakamlarla ispatlanmış istatistiksel bir veriydi. Düşüşe işaret eden rakamlar, tüm dehşet vericiliğiyle ortadaydı. Ne yapıp edip çözmesi gerekiyordu bu sorunu. İşlerin yoluna girmesiyle birlikte fark ettiği bu yeni dert, çığ gibi büyümeye başladı içinde. Kontrolsüz bir çığlık gibi boğazında birikti” (Bıçakcı, 2014: 147-148). Doğa, mükemmel olma sevdası uğruna aynaları parçalarken, Marwick ve Boyd’dan aktaran Çizmeci (2014:400); “ “İdeal okuyucu”, yazarla aynı özellikleri taşıyan ve yazarın bakış açısını paylaşıp, yazdıklarını takdir eden kişidir. İdeal okuyucu, kullanıcının “aynadaki imgesi”dir” demektedir. Dolayısıyla, Doğa’nın gündelik yaşamda benliğini oluştururken okuyucu/seyircisinin varlığı kendisi için büyük önem arz etmekle birlikte, bahsedilen benliğin bir okuyucu/izleyici olarak kendisinde de vücut bulduğu söylenebilir. Yani, birey sosyal medya ortamlarında sergilediği performanslara bağlı oluşturduğu kimlikleri en çok kendisi izler ve beğenme/beğenmeme tasarrufunda bulunur. Doğa’nın “küçük adamlar” görmesine bu dönüşüm mü vesile olmuştur bilinmez, lakin hepimizin oyunculuğun yanında seyirci rolü olduğu bir gerçek.
“Bir yandan tablet bilgisayarından Facebook’a girdi. Bir arkadaşlık teklifi vardı. Adına baktı, fotoğrafa baktı. Tanımadığı biri… Ortak arkadaşları da yoktu. Yine de kabul etti. Yeni arkadaşının profilini inceledi. Sıradan birine benziyordu. Sonra kendi profiline girip fotoğraflarına baktı. Kendini tanımayan birinin gözüyle…” (Bıçakcı, 2014:56). Bentham’ın huzursuzluk veren ve beraberinde itaati getiren “panoptikon”u, sosyal medyada gönüllülük ve hoşnutluk esaslarına dayanır. “Gözetle(n)mek” görülmek, görülmek ise bilinmek anlamına geldiğinden bilerek ve isteyerek kendimizi ortaya koyma yarışına gireriz. Goffman (akt. Timisi, 2005:102), sahne önü ve sahne arkası kavramlarıyla bireyin başkaları için geliştirdiği “ben”i sahne önünde yaşarken ve sahne arkasında bilinmeyen ve mahrem olanı saklayabildiğini söylerken, sosyal medyada bu tür bir ayrımın ortadan kalktığını söylemek mümkündür. Sahne arkasındakinin de sahne önüne taşınma gayretinde olunduğu ve sahne önü ve arkasının birbirinin içine geçerek belirsizleştiği bir yapıdan bahsedebiliriz. Başta da söylediğim gibi, internet yalnızca sanal bir dünyadan ibaret değil artık. “Orada sanal kimlikler oluşturuyoruz, hepsi bu” demek, yaratılanın arkasındaki dinamikleri görmezden gelmek ve hafife almak demektir. Çünkü artık sabit, tek bir kimlikten bahsetmek olası değildir. Birey yalnızca olmadığı biri gibi görünmeye çalışmanın ötesinde, nasıl olduğunun altını çizme derdine düşmüştür. Doğa, bu nedenle beğenmediği fotoğraflarını siler. Bizler bu nedenle sevmediğimiz kişileri arkadaş listemizden çıkarır, hoşumuza gitmeyen yorumları sileriz. Çünkü onların hiç biri biz değilizdir ve onlar bizi “yansıtmazlar”. ““Sembolik etkileşimcilik” kuramına göre, kimlik ve benlik, ötekilerle kurulan etkileşimlere göre oluşturulmaktadır, yani öz-temsil “iş birliği ile” oluşturulmaktadır. Bu süreçte insanlar, karşılarındakinin tepkilerine ve cevaplarına göre öz-temsillerinin nasıl algılandığını gözlemlemektedirler” (Çizmeci, 2014:398).Doğa, gündelik hayatını Facebook’ta yaşamakta ve yaşadıklarını fotoğraflayarak Facebook’a emanet etmektedir. Sessizlikten bunaldığında, etrafında tanıdık bir şey göremediğinde eli ya bilgisayarına, ya tabletine ya da telefonuna giderek Facebook’a yönelmektedir. Kendi fotoğraflarına, beğenilerine, yorumlarına bakarken, vaktin nasıl geçtiğini anlamamakta, beğenisi çoksa keyfi yerine gelmekte, en beğenilen fotoğrafı profil fotoğrafı yaparak adeta tazelenmektedir. Babasının, sevgilisinin fotoğraflarına yer verdiği profil sayfasını annesiyle takip etmekte, anne-kız “biz” olarak nefret duygusu etrafında birleşerek, en yakınlaştıkları zamanları yaşamaktadırlar. Çünkü Doğa, işe giderken birisi ona çok güzel olduğunu söyleyerek beğenisini dile getirdiğinde de keyfi yerine gelmektedir. Yeni bir kıyafet ya da ayakkabı aldığında yahut saçını kestirdiğinde ve bunu insanlara gösterdiğinde tazelenmektedir. Annesi ile baş başa vererek babasının sevgilisini çekiştirmekte ve anne-kız bu kadını nefretle anmaktadır. “Çünkü internet görünen ile gerçek arasında yeni bir ilişki arayışının, gerçeğe ilişkin eleştirel bir düşünme anlayışının somutluk bulduğu bir alan olarak yorumlanmaktadır. Görüntünün ve gerçeğin bir kopyası olmadığı, gerçeği kuranın dilin sınırları olduğu” (Timisi, 2005:98). Doğa, gündelik yaşamda kendisini nasıl gösteriyorsa, sosyal medya da o şekilde göstermektedir. İçindeki fırtınaları ise okuyucular olarak yalnızca biz biliyoruz. “-Ben çıktım Face’ten. -A ah, niye? “Sinan… Kıskançlığı zayıflamamla birlikte arttı. Doğru orantılı olarak… Başta gıcık olmuştum, ama şimdi, ne yalan söyleyeyim, çok saçma geliyor bana fotoğraflarını falan oraya koyup durmak. -Yani… Eğlencesine sonuçta” (Bıçakcı, 2014:187). Doğa’nın Burcu ile geçen diyaloğu, sosyal medyayı algılama farkındalığımızı yansıtması açısından dikkate değer. Doğa’nın bu işi yalnızca eğlence olarak görmediği aşikar. “İnternet yaşam biçimlerimizi değiştirmekte” diyor Hood. Ona göre (2014:301); yalnızca kolay erişeceğimiz bilginin miktarı ya da kapsamı veya iş yapma ya da eğlenme biçimimizden ibaret değil, o, başkalarına davranış bicimizin ta kendisidir. Peki Doğa bu cümleyi neden kuruyor? Neden Facebook’u hafife aldığını belirtme gereği duyuyor pek çoğumuz gibi? Üstelik önümüzde Mehmet Pişkin gibi bir örnek dururken. Pişkin’in McLuhan’a referans veren kalabalıklar içindeki yalnızlığı tartışıladursun, intihar etme yöntemi Facebook’un nezdinde sosyal medyanın hafife alınmak bir yana, dönüştüğü tuhaf durumun ciddiyetini gözler önüne serdi. Benlik tartışmaları çerçevesinde Mehmet Pişkin’i örnek olarak vermek biraz uygunsuz kaçsa da –benliğinden vazgeçmesi noktasında– Pişkin’in bu tür bir intiharı benlik açısından kendisine uygun gördüğünü söylemek de olasıdır. Gündelik yaşamımızı Facebook sayfalarına aksettirmek, pek çok kişi için artık kaçınılmaz bir noktada yer alıyor. Hemen hemen hepsi iyi ve mutlu anları içeren aktiviteler, Facebook’ta paylaşılmazsa –oyuncu ve seyirciler tarafından– eksiklik hissediliyor hatta aktivite yapılmamış dahi sayılabiliyor. Aktivite yapılırken fotoğraf çekerek güncel bir profil sayfası oluşturma telaşının “anı kaçırmaya” sebep olduğu da söylenirken, başta bahsedilen doğum gününü gölgede bırakan aktivitelerden biri ise, tatil oluyor: “Yağlanılır, güneşin altına yatılır, kuma bulanmış ayak fotoğrafları Facebook’a basılır, bir sırt bir yüz dönülür; sonra eve dönülür… Tatilde çekilen fotoğraflar Facebook’a yüklenir. Senin için biten tatil, başkaları için yeniden başlar. Senin mutluluğun başkasının mutsuzluğudur” (Bıçakcı, 2014:74). Baudrillard’cı anlamda durmadan devam eden bir tatil vardır artık. “Tatillll J))” albümü altında yer alan fotoğraflar, yüklenildiği andan itibaren yaşanmaya başlar ve orada bulunduğu müddetçe yaşanmaya devam eder. Fotoğraflara tekrar tekrar bakılır, beğenilir, yorum yapılır. Tatil, fotoğraflarda yaşanmaya devam etmektedir. Çevrimdışıyken de orada olmaya devam etmektedir Doğa ve bu tatili yaptığını herkese kanıtlamıştır. Arkadaşı olan, olma ihtimali olan ve gelecekte olacak olan herkese… Bir nevi “Ölü İnsanlar Günlüğü”ne dönüşeceği söylenen Facebook’ta ölüm dışında herhangi bir ayrılık, sebep olarak kabul edilmemektedir. Çevrimiçi olmak, sürekli bir gerekliliktir. Çünkü var olduğumuzu göstermeliyiz. Hood, konuyla ilgili şunları söyler (2014:322): “Çevrimiçiyken, bazen sanki bambaşka bir insanmış gibi davranarak benliğimizi şaşırtırız. Çevrimiçi yaşamın bu kadar popüler olmasının nedeni belki de budur. Farklı bir benliğe, bir başkasına belki de olmak istemeye can attığımız birine dönüşürüz. En azından gündelik hayatımızda olmayan kişilerle etkileşime geçeriz. Çevrimdışı benliğimizden çok farklı görünen bir çevrimiçi kimliğe duyulan bu ihtiyaç internet öncesi yetişkinleri dumura uğratır ama bizler teknolojik gerçekten kaçış ihtiyacının nasıl olup da insanın psikolojik gelişimiyle bütünleştiğini anlamak durumundayız. İnternetin önünde sonunda gezegendeki herkesi içine alacak olmasının nedeni budur. Bu yüzden gelecek kuşakları nasıl etkileyebileceği ve değiştirebileceği üzerinde düşünmek oldukça önemlidir. Borglar haline gelmemiz mümkün değil ama çevrimiçi ve çevrimdışı benliklerimiz arasında kolayca geçiş yapıyor gibiyiz. Sonuç olarak, internet ortamı çekirdek benlik kavramının ne kadar büyük bir yanılsama olduğunu dramatik bir biçimde gözler önüne seriyor”. Hood’un benliği çevrimdışı ve çevrimiçi olarak bu kadar keskin bir şekilde ikiye ayırmasına şüpheyle yaklaşmakla birlikte, kötümser tavrını da pek sıcak bulmadığımı belirtmek istiyorum. Sosyal alışkanlık ve pratiklerimizin değiştiği/değişeceği gerçeğini göz ardı etmiyorum. Ama bu değişimin bir zorunluluk ve gereklilik olduğunu düşünüyorum. Örneğin, Mehmet Pişkin’in intiharına Facebook’un ya da sosyal medyanın neden olduğunu düşünmektense, intihar ettiğini duyurma aracı olarak Facebook’u kullanma nedenlerinin üzerinde durulmasının daha yararlı sonuçlar doğuracağına inanıyorum. Mehmet Pişkin, elle tutular varlığına son verdi belki ama Facebook profilinde yaşamaya devam ediyor. Doğa ise, tam tersini düşünenlerden: “Daha önce eklemiş olduğu fotoğrafları beğenmediği için vaktiyle silmişti Doğa. Bir gecede. Öncesi yoktu. Facebook geçmişi buraya kadar uzanıyordu. Doğa’nın anıları burada sona eriyordu. Bu fotoğraflar da güzel görünmedi gözüne. Hiçbiri… Hepsinde bir tuhaf çıkmıştı. Kimisinden olduğundan kiloluydu, kimisinde olduğundan bön bakışlıydı, kimisinde olduğundan sevimsizdi, kimisinde olduğundan sıkıcıydı, kimisinde olduğundan farklıydı. Hiçbiri olduğu gibi değildi. Ama olduğu gibi sevilmek, beğenilmek, arzulanmak istiyordu. Hiçbiri olduğu gibi değildi. Hiçbiri Doğa değildi. Hepsini sildi. Sırayla, Eski fotoğrafları şöminede yakar gibi. Eski filmlerdeki gibi. Gözlerinin içinde alev alan fotoğrafların yansıması titriyordu. Fotoğraf albümü bomboştu. Sonra, ani bir kararla Facebook hesabını kapattı. Doğa’nın görmek istediği geçmişi orada değildi. Daha eski zamanlara dönmek istiyordu” (Bıçakcı, 2014: 222-223) Yaşadığı hayattan memnun olmayan Doğa, Facebook profilini ortadan kaldırma yoluna gider. Burada yazar “gerçek” hayat ve “sanal” hayat arasındaki farklılığı vurgulamış gibidir. Doğa, hayatını değiştirmek ister. Bunu ise Facebook profilini yok ederek yapar. Çünkü “gerçek” hayatını bu şekilde silebilmesi böyle kolay değildir. Bir diğer vurgulanan nokta ise, fotoğrafların hiçbirinde kendisini bulamamasıdır. Yani, Facebook/sosyal medya, gerçek hayatımız gibi gözükmesine rağmen bizim ve geçmişimizi tam olarak hiçbir zaman yansıtmaz düşüncesinin altı çizilmektedir. Yazara bu noktalarda katılmakla birlikte, Facebook’un ve sosyal medyanın duygulardan bağımsız ve izole olmayan uzamlar olduğunun hesaba katılması gerektiğini düşünüyorum. Tıpkı oyunun, yalnızca oyun olmadığı gibi…
KAYNAKÇA
Bıçakcı, H. (2014) Doğa Tarihi, İstanbul: İletişim Yayınları Çizmeci, E. (2014) “Danah Boyd’da Sosyal Ağlar ve Gençlik”, Yeni Medyaya Eleştirel Yaklaşımlar, (Ed.) Mukaddes Çakır, İstanbul: Doğu Kitabevi. 385-411. Hood, B. (2014) Benlik Yanılsaması: Sosyal Beyin Kimliği Nasıl Oluşturur?, İstanbul: Ayrıntı Yayınları Morva, O. (2014) “Goffman’ın Dramaturjik Yaklaşımı ve Dijital Ortamda Kimlik Tasarımı”, Medya ve Tasarım, (Der.) S. Çakır, İstanbul: Urzeni Yayınları. 231-253. Timisi, N. (2005) “Sanallığın Gerçekliği: İnternetin Kimlik ve Topluluk Alanlarına Girişi”, İnternet, Toplum, Kültür. (Der.) M. Binark ve B. Kılıçbay, Ankara: Epos Yayınları. 89-105. İnternet Kaynakları https://eksisozluk.com/borg–43359 (Erişim Tarihi: 27.11.2014). http://www.dijitalajanslar.com/internet-ve-sosyal-medya-kullanici-istatistikleri-2014/ (Erişim Tarihi:27.11.2014).
Remzi Kitap Gazetesi / Ceyhan Usanmaz / Ekim 2015
Yazarken; Yüreğimin Götürdüğü Yere Gitmem
“Doğa Tarihi”, “Apartman Boşluğu”, “Boş Zaman”, “Karanlık Oda”, “Rüya Günlüğü”… Daha çok romanlarını okumaya alışkın olduğumuz Hakan Bıçakcı, yeni bir öykü kitabı yayımladı. İletişim Yayınları’ndan çıkan “Hikâyede Büyük Boşluklar Var”da bir araya getirdiği öykülerinde de, Hakan Bıçakcı’nın önceki eserlerinden alışkın olduğumuz o netameli atmosferle karşılaşıyoruz. Günlük hayatın içinden çıkan kâbuslar; etrafına kalın çizgiler çekerek güvenli hale getirdiğimizi düşündüğümüz –sıkıcı ama rahat– günlük hayatta basit ve ufak bir sızıntının peşinden sürüklediği gerilim… Ve adımlarını hep huzursuzca atan, yaşadıklarının rüya mı yoksa gerçek mi olduğunu bir noktadan sonra kaçıran kahramanlar…
İlk olarak 2003 yılında yayımlanan “Rüya Günlüğü” romanındaki kahramanı şöyle bir serzenişte bulunuyordu örneğin: “Normal bilimsel yasalarla açıklanamayan ve doğaüstü de görülemeyecek bir olay bu. Keşke doğaüstü bir olay olsaydı diye geçirdim içimden. En azından yaşadıklarımı ‘doğaüstü’ diyerek etiketler, onların ne normal ne de anormal oluşunun korkunç belirsizliği altında ezilmezdim.”
“Hikâyede Büyük Boşluklar Var”daki kişilerin yaşadıkları da, Bıçakcı’nın önceki kahramanlarınınkinden farksız. Üstelik tüm bu “korkunç belirsizlikler” vapurda, metroda, Candy Crush oynarken metrobüste, köprü trafiğinde, bir taksinin arka koltuğunda, Kadıköy-Taksim dolmuşunda gerçekleşiyor…
“Yeni yayımlanan ‘Hikâyede Büyük Boşluklar Var’ sekizinci kitabın. Tür olarak baktığımızda ise ikinci öykü kitabın. Bir ara çokça tartışıldı türler arası geçişin ‘doğru’ olup olmadığı. Ama artık bu tartışmanın alevi sönmüş gibi. Bir alışma mı söz konusu, yoksa zaten en baştan beri böyle bir tartışmanın ortaya çıkmış olması mı anlamsızdı? Özellikle de sınırların belirsizleştiği, hemen her şeyin birbiri içinde eridiği postmodern zamanlarda yaşadığımız düşünüldüğünde!”
“Yaklaşık on sene önceki ilk söyleşilerde, ‘Roman mı öykü mü?’ sorusunu, ‘Kendimi daha çok romancı olarak görüyorum’ diye yanıtlıyordum. Şimdi o kadar emin değilim. ‘OT Dergi’nin ilk sayısından beri, yani iki seneden uzun bir süredir, her ay düzenli olarak öykü yazmak, öykü türü üzerine daha çok kafa yormak ve daha fazla emek harcamak bu sınırı belirsizleştirdi. Zaten de böyle olmalı. Temelde hikâye var. Hikâye bir kurgu mekanizmasından geçip diğer taraftan ya öykü olarak çıkıyor ya da roman. Postmodern zamanlarda disiplinler ve türler arasılık zirve yapmış durumda. Bu karmaşadan sağlam örnekler de çıkıyor. Ancak bu durumdan tamamıyla hoşnut değilim. Bir yandan da her şeyin manasızlaştığı ve içinin boşaldığı zamanlardayız çünkü.”
“Öykülerinde ve romanlarında bir ortak paydadan rahatlıkla söz edebiliyoruz. Bütün kitaplarının merkezinde, günlük hayatın içinden çıkardığın kâbusların hikâyesini anlatıyorsun. Kahramanların da çoğunlukla kentliler… Yaşadığımız şehirlere baktığımızda, giderek daha distopik bir hayat içinde savrulduğumuzu fark ediyoruz; yakın zaman içerisinde pek de kurtulamayacağız gibi görünüyor bu distopik atmosferden.”
“Aynı fikirdeyim. Ve gidişat konusunda epey karamsarım. Üstelik gündelik hayatın bu derece korkunçlaşmasıyla, bu konularda yazma isteği doğru orantılı değil benim açımdan. Gerçeküstü, fantastik, gerilim ve korku türlerine düşkün biri olarak gerçeğin bu türlere bu kadar yaklaşmasının bu konularda kalem oynatma isteğini köreltebileceğini de düşünüyorum. Okur da gazetede okuduğu dünyaya yaklaşan roman ve öyküleri ilginç bulmaz gibi geliyor bana. Gerçi bir yandan da George Orwell’in ‘1984’ünün en çok okunduğu ülkelerdeniz. Oradaki ortama en çok benzeyen ülkelerden biri olduğumuz gibi.”
“Orwell’in ‘1984’ünden bahsetmişken; yazarlara aslında hep etkilendikleri diğer yazarlar veya kitaplar sorulur. Bu soruyu biraz değiştirme imkânım var; çünkü kitaplarında filmlere de sıklıkla atıfta bulunuyorsun. Hatta özellikle romanlarını okurken, zaman zaman bir Roman Polanski ya da Michael Haneke filmi izliyormuş gibi hissediyorum. En az edebiyat kadar sinemanın da hikâyelerine katkıda bulunduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım…”
“Roman Polanski ve Michael Haneke benzetmesi için teşekkür ederim ve ‘Aman efendim estağfurullah,’ demek isterim öncelikle. Evet, sinemayla en az edebiyat kadar ilgiliyim. Bu nedenle sinemanın üzerimdeki etkisi de en az edebiyat kadar olmalı. Atmosfer odaklı gerilim filmlerinin özel bir etkisi var yazdıklarımda. İzleyici olarak diğer türleri de seviyorum aslında ama yazarken referansım; anlatmadan gösteren, belirsizliklerle ilerleyen, hikâyesi atmosferinin geri planında kalan, olay akışı ile arka plan hikâyesi aynı doğrultuda seyir etmeyen, huzursuz ve ürpertici filmler.”
“Aynı şey müzik için de geçerli; hatta bu son kitabın ‘Hikâyede Büyük Boşluklar Var’da, epigraflardan başlayarak çok sayıda müzisyene, gruba, şarkıya göz kırpıyorsun.”
“Hayatımda fazlasıyla yer kaplayan müzik, yazdıklarıma da sızıyor. Bu konuda kendimi frenliyorum bile aslında. Konu, ilginç müzik zevki paylaşımından ibaret sanılmasın diye. Aslında yer verdiğim müzikler doğrudan benim zevkimi yansıtmıyor. Duruma uygun bulduğum şarkılara yer veriyorum. Kendimi frenleme durumu da her geçen kitapta biraz daha azalıyor. Hayatımda bu kadar baskın bir rolü olan müziği neden yazdıklarımın dışına iteyim ki?”
“‘Apartman Boşluğu’ romanında bir müzisyeni anlatmıştın zaten, bir taraftan da ‘Karanlık Oda’ romanında bir fotoğrafçı çıkıyordu karşımıza, sen de bir süredir düzenli olarak ‘OT Dergi’de yazdığın öyküler için aynı zamanda çizimler de yapıyorsun… Edebiyat dışında, ileride, seni nerede görme imkânımız olabilir?”
“Edebiyatla ilgilenen çoğu insan gibi, edebiyat dışında yakınlık duyduğum sanat dalları var. Sinema, resim, illüstrasyon, fotoğraf, rock ve klasik müzik gibi… Yakınlık duymanın ötesinde bazılarıyla hobi aşamasında da olsa ilgileniyorum. Ancak sadece yazar olarak ortalıkta olmayı tercih ediyorum. ‘OT’a çizim yollama kararı için bile akla karayı seçmiştim. ‘Baak, hem yazıyorum hem de çiziyorum. İstersem gitar çalıp, resim sergisi açarım,’ diyormuşum gibi hissedeceğim diye. Ancak ‘OT’un editörü olan arkadaşımla konuşunca ikna oldum çizim yollamanın o kadar da sevimsiz bir durum olmayacağına. Kendini bilmek mi, tevazu mu, tutuculuk mu, demode bir tavır mı yoksa bu da ayrı bir kompleks türü mü bilmiyorum ama edebiyat dışı konularla ortaya çıkmak istemiyorum. ‘Komple sanatçılık’ta gözüm yok.”
“Ama ben yine de, sinemaya olan yakınlığın ve hikâyelerindeki sinematografik öğelerin yoğunluğunu düşününce, sinema alanında bir planın vardır diye düşünüyordum hep. Gerçi şu sıralar televizyon dizileri revaçta ama(!)”
“Doğru düşünüyormuşsun. Hatta yaklaşık bir yıldır bir film üzerinde çalışıyorum. Henüz taslak aşamasında ama. Bir yönetmenle birlikte senaryosunu yazıyoruz. Her şey yolunda giderse aynı yönetmen çekecek. Biraz gizemli oldu ama bu aşamada bu kadar anlatabiliyorum. Daha önce de senaryo çalışmalarım oldu. ‘Karanlık Oda’ romanımın uyarlamasını da yazmıştık bir başka yönetmenle. Ancak para pul, bütçe fon gibi engellerden dolayı rafta kaldı. Sinema, senaryo yazarı olarak hep ilgilenmek istediğim bir alan. Televizyon dizileri öyle değil. Televizyon böyle oldukça…”
“Kitapların için öne çıkan bir başka ortak özellik de ekonomik anlatımı tercih etmen… Bir önceki –2011’de yayımlanan– öykü kitabın ‘Ben Tek Siz Hepiniz’de, kitap yaklaşık 160 sayfa olmasına karşın neredeyse otuz öykünü bir araya getirmiştin; şimdi elimizdeki “Hikâyede Büyük Boşluklar Var” da 180 sayfa olmasına rağmen otuzu aşkın öykünü içeriyor…”
“Evet, yazdığım öykülerin hemen hepsi kısa. Bu bir tercih ya da en azından karar değil. Bir tür istemsiz yönelim. Halbuki en sevdiğim öyküleri düşününce aklıma gelen örneklerin hemen hepsi uzun. Mesela; Italo Calvino’nun ‘İkiye Bölünen Vikont’, Dino Buzzati’nin ‘Yedi Kat’, Gogol’ün ‘Burun’, Robert Walser’in ‘Gezinti’, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Abdullah Efendi’nin Rüyaları’, Oğuz Atay’ın ‘Korkuyu Beklerken’ öyküleri… Ama işte yazınca böyle kısa oluyor. Bunun nedeni de şu sanıyorum: Genellikle bir andan ve çoğunlukla tuhaf bir andan yola çıkıyorum. Bu sahnenin başı sonu kurularak oluşuyor anlatı. Hikâyenin çıkış noktası olan olay; metnin bazen başında yer alıyor, bazen ortasında, bazen de sonunda. Bu nedenle çok uzamıyor öyküler. Belki de öykünün odağını dağıtmamak konusunda fazla titiz davranıp kısa kesiyorum her seferinde.”
“Son zamanlarda da aslında böyle bir eğilim var gibi görünüyor. Kısa romanlarla, kısa öykülerle çokça karşılaşmaya başladık. Acaba sosyal medyanın bir etkisinden söz edebilir miyiz bu durum için? Genellikle görselliğin ön planda olduğu, metinlerin daha kısa tutulması gereken bir alan yaratmış durumda sanki twitter ve facebook gibi mecralar.”
“Kesinlikle etkisi var. İnci Sözlük’te uzun girişlerin hemen altına yazılan sloganlaşmış bir deyiş bile var bu konuda: ‘Kısa kes p*ç.’ Bu atmosfer hem okurları hem de yazarları etkiliyordur büyük ihtimalle. Ancak yazarken böyle hesaplara girmemek gerekir. Yani bu dönem şu uzunluk makbul diye düşünüp kafadaki anlatının ayarlarıyla oynamaktan bahsediyorum. Kriter kısa mı uzun mu değil, iyi mi kötü mü olmalı her zaman olduğu gibi. Dünya edebiyatı olağanüstü kısa roman örnekleriyle dolu ama uzun romanların yarattığı derinlik sarhoşluğunun da ayrı bir yeri olduğunu unutmamak gerekir. Örneğin Marcel Proust’un ‘Kayıp Zamanın İzinde’ romanını okumanın etkisi gerçekten başka türlü bir şey.”
“‘Hikâyede Büyük Boşluklar Var’da ‘Herkes Öykü Yazabilir’ başlıklı bir öykü de var. Gelişen teknoloji ve sosyal medyayla birlikte yazılanların kolaylıkla dolaşıma sokulabilmesi mümkün hale geldi. Bu ‘Kaos’tan bir düzen çıkacağını düşünenler de var elbette. Sen bu konuda ne düşünüyorsun?”
“Metnin kurmacayı açık etmesi oyunlarını seviyorum ve bu kitapta birkaç yerde böyle denemeler var. ‘Herkes Öykü Yazabilir’ ise bu konuda iyice uç bir örnek. Öykünün ilk iki cümlesi şöyle mesela: ‘Öykünün ilk cümlesi önemliymiş. İkinci cümlesi değil mi?’ Yazdığı öykülerden memnun olmayan, yaratıcı yazarlık kursuna katılan, sonra yazdıklarından yine memnun olmayan bir gencin öyküsü. Öykü içinde öykü anlatmaya çalışan birini anlatan deneysel bir deneme… Kaos’tan düzen çıkması konusundaysa tam anlamıyla çelişkili düşüncelere sahibim. Bir yanım yayınevlerinin iktidarına karşı internetin demokratik, özgür ve sansürsüz zemininden yana. Diğer yanımsa bu özgür ortamı okuma zevkini gebertecek bir metin çöplüğü olarak görüp editöryel süzgecin hayat kurtaran öneminin farkında.”
“Başta dediğin gibi böylesi oyunlar var kitapta ama ‘Hikâyede Büyük Boşluklar Var’daki öykülerin tümünü ‘oyuncul’ öyküler olarak tanımlayamayız sanırım.”
“Evet, tümü için böyle bir yorum doğru olmaz. Tümü için ne diyebiliriz ondan da emin olamadım. Belki tek ortak nokta hikâyelerdeki büyük boşluklar. Bu nedenle kitaba öykülerden birinin ismi yerine bu adı vermeyi tercih ettim. Film eleştirisi yazılarında kullanılan bir klişedir ‘hikâyede büyük boşluklar var’ kalıbı. Olay örgüsünün iyi kurulamadığına işaret eden olumsuz bir yargıdır. Bu cümleyi ödünç alıp içindeki ‘hikâye’ ve ‘boşluk’ kelimelerine başka yerden yaklaşmak istedim. Öykülerdeki bir başka ortaklık da, belirsizlik kaynaklı fantastik bir boyutla karşılaşmamız. Çoğu için geçerli bu durum. Tamamen gerçekçiden tamamen fantastiğe doğru bir yelpaze söz konusu. Kitabı oluşturan dört bölüm isminden ikisi olan ‘Nasıl Olur?’ ve ‘Ara Bölge’ de bu ton farkına işaret ediyor aslında.”
“Geçen yıl yayımlanan ‘Doğa Tarihi’ isimli romanında üzerinde bir hayli düşünülmüş bir dil kullanmaya özen gösterdiğin anlaşılıyordu; aynı şey ‘Hikâyede Büyük Boşluklar Var’ kitabındaki öykülerin için de geçerli. Ayrıca romanlarında ya da öykülerinde kurduğun yapı da kontrollü bir çalışmanın ürünü olduklarını açıkça belli ediyor; sayfanın ya da ekranın başına oturup ‘hikâye beni nereye götürürse’ anlayışında olduğunu sanmıyorum…”
“Ne kadar doğru. Yazarken asla yüreğimin götürdüğü yere gitmem. Zihnimin, aklımın, mantığımın götürdüğü yere gitmeye çalışırım. Yazacaklarımı önceden düşünüp her ayrıntısıyla tasarladıktan sonra başlarım yazmaya. Yazarken bazı değişiklikler ve sürpriz gelişmeler olur tabii ama ana hatlarıyla baştan bellidir her şey. Duygudan değil fikirden hareket etmeye çalışırım yani. Sonuçta yaratılan bir duygudur fakat çalışma aşamasında mantık duygulara ağır basmalıdır. Öbür türlü ‘iç dökme edebiyatı’ denen o korkunç manzara çıkabilir ortaya. Dolayısıyla her türlü ‘yürek/kalp’ söylemine karşıyım. Bu, edebiyat dışında da böyle. Dünya tarihindeki faşist hareketlere bakarsak hepsinin arkasında beyne değil kalbe, mantığa değil duygulara seslenen söylemler olduğunu görürüz. Akıl bireyin; duygu ise kitlenin, militarizmin, fedailiğin motorudur. Dil konusuna gelirsek. Atmosferin önemini konuşmuştuk. Bu atmosferi yaratan en önemli unsur da kullanılan dil. ‘Doğa Tarihi’nde mekanikleşmiş bir hayat anlatılıyordu; robot uyumluluğuyla hareket eden bir karakter vardı; rutinin boğuculuğu başroldeydi. Bu durum dile de yansımalı diye düşünmüştüm yazarken. Tekrar eden cümlelerle kurulmuş bir yapı denedim. Bir niyetim de şuydu. Aynı ya da benzer cümle sayfalar sonra tekrar okunduğunda farklı bir anlam yaratsın. Bunu ne kadar başarabildim bilmiyorum ama birkaç yerde, ‘Metinde çok fazla tekrar var,’ eleştirisine maruz kaldım kaçınılmaz olarak. Metni daha akıcı veya daha süslü bir hale getirmek elimdeydi ama bunu özellikle tercih etmedim. Amacım hiçbir zaman ‘keyifli’ bir okuma sunmak olmadı. Rahatsız edici olmayı tercih ediyorum. Sıkı okur olan bir arkadaşım bu konu her açıldığında bana şöyle der: ‘Oğlum, insanları niye rahatsız ediyorsun?’ Yine aklıma geldi ve yine güldüm.”
“Kitaplarınla ilgili çıkan yazılara baktığımızda aslında çokça eleştiri alan bir yazar değilsin ama biraz önce dediğin gibi ‘metinde çok fazla tekrar var’ benzeri eleştiriler karşısında zaman zaman anlaşılamadığını ya da yanlış anlaşıldığını düşündüğün oldu mu?”
“Oluyor tabii. Ama çok sık başıma gelen bir durum değil gerçekten de. Genel olarak anlaşıldığımı düşünüyorum. Bu konuda şanslı sayılırım. ‘Tekrar’ eleştirisi, takıntılı bir şekilde yeniden döndüğüm bazı temalar için de geçerli. Hak verdiğim de oluyor bu tip eleştirilere ancak baştan bunu göze alarak yazıyorum. Her kitapta bambaşka, yepyeni bir dünya vaadim yok. Bu takıntılı birkaç tema dışında, yazdıklarımın atmosferleri de birbirine benziyor. Arka plandaki hikâyeler ve bu anlatıların gündelik hayata göndermeleri farklılaşıyor bana sorarsanız. Artık sosyal medya sayesinde eleştirilere daha rahat ulaşılıyor. Bu güzel bir şey ancak şöyle bir sorun var; yazdıklarını eleştiren kişi, yazdığın her şeyi okumuş onun üzerine mi eleştiriyor yoksa sadece bir yerde yazından iki üç cümlelik bir alıntı hatta sadece fotoğrafını görmüş oradan yola çıkarak mı yazıyor bu kısım tamamen belirsiz. Bir de eleştirilerin birbiriyle çeliştiği oluyor bazen. Biri ‘İlk bölümü çok iyiydi ama son iki bölümde sıkıldım’ derken, başkası ‘İlk bölüm baydı ama sonrası çok iyi’ diyebiliyor. Bu durum çok doğal olmakla birlikte, eleştirileri dikkate almadan kafandakileri yazmam gerektiğini fısıldıyor bana.”
Radikal Kitap / Aslı Tohumcu / 9 Mayıs 2014
Kendine ait bir cam oda
Birkaç gündür içten içe gıpta ediyorum Hakan Bıçakcı’ya. Boşvermişlik eşiğimizi çok defa zorlamış; kaygılarımızı, altına süpürdüğümüz halıları kaldırıp yüzümüze çarpmış bir yazar Hakan Bıçakcı. Ama gıpta ettiğim geçmişi değil, son romanı Doğa Tarihi.
Hayatın bir yerinde kendi bakışını çıkarıp atmış, o günden beri kendine sadece erkek gözüyle bakmış, hayatını yüksek topuklular ve sözde idealler üzerinde kurmaya çalışan bir plaza kadınının, Doğa’nın hikâyesi Doğa Tarihi. Cazip ödeme(!) imkânları ve ağız sulandıran reklamlarla sunulan yeni nesil yaşam tarzının bedelini, kendi deliliğini üreterek ödeyen bir kadının hikâyesi… Güvenlikli site ve plazaların sanıldığı gibi güvenli olmadığını, Facebook’ta görülmenin görülmekten sayılmadığını, insanın kolunda şık duran sevgilinin gerçek bir hayat arkadaşı olmayabildiğini anladığı an, dünyası gerçek anlamda başına yıkılan bir kadının hikâyesi…
Hakan Bıçakcı, Doğa üzerinden her türden kadının kendini koruması gereken tuzaklardan söz açıyor ve kadınları, kendilerine kendi gözleriyle bakmaya zorluyor. Bunu yaparken de o kadar çok taşı gediğine oturtuyor ki!
Hakan Bıçakcı’yla söyleşimi nasıl okursunuz bilmem, ama romanı okurken küçük adamlara mutlaka dikkat edin!
Kadının zamana ve erkeğin bakışına hapsolmasına dair bir roman diyebilir miyiz Doğa Tarihi için?
Evet. Hapsolmanın da ötesinde bir tür gönüllü tutsaklık… Kendisine dayatılan hayatın, kendi seçimlerinin toplamı olduğu illüzyonuna kapılan Doğa isimli bir kadın var merkezde. Gerçekte nasıl olduğuna değil, kendini nasıl sunduğuna önem veriyor. Ve kendine sadece başkalarının gözüyle bakıyor. Mutlu olmak için değil, mutluluk reçetelerine uymak için hareket ediyor. Kâr mantığını içselleştirerek bir tür şirkete dönüşmüş, faydacı ve rekabetçi bir insan. Ve evet, içine hapsolduğu bu hayat tamamen egemen güçlerin, yani erkeğin bakışına göre tasarlanıyor.
Doğa’nın hikâyesini anlatırken, yeni nesil yaşam tarzı üzerine de çarpıcı saptamalar yapmışsın. Çok katlı, lüks, her şey dâhil siteler, bizi sadece diğer insanlardan ya da doğadan değil, kendimizden de kopartıyor diyebilir miyiz? Afili reklamlar aracılığıyla iştah duymamız öğretilen bir yaşam tarzı ısrarla dayatılıyor sanki, üstelik bedeli hiç de cazip değil!
Romanın distopik bir boyutu da olsun istedim. Distopyayı da uzakta aramaya gerek olmadı. Çevremizi kuşatan, iç içe geçmiş plaza-avm-site üçgenleri en uğursuzundan bir kara ütopya için gerekli her türlü atmosferi sundu bana. Özel güvenlik görevlileriyle çevrili, piyasacı saldırganlık refleksleriyle inşa edilen bu yeni prefabrik cennetlerin bizi hem çevremizden, hem doğadan, hem de kendimizden kopardığına katılıyorum. Romanda da Doğa’nın kendisinden kopuşuna zemin hazırlıyor bu atmosfer…
Facebook’un toplumdaki yerimizi belirleyici bir mecra halini alması, Facebook’taki like’larımız kadar insandan sayılmamız veya like’larımız kadar cazibe unsuru olmamız üzerine neler söylemek istersin?
Doğa toplumsal beğeni için yaşıyor. Beğeni mekanizmasının çarklarıysa tamamen kendisinin dışında… Bu onay mercilerinden biri de Facebook. Kafka’nın Şato’su gibi bir kurum. Hem gerçekte yok gibi, hem de tüm kasvetiyle Doğa’nın üstünde. Romanın bir yerinde Doğa, Facebook’a eklediği birkaç fotoğrafından en çok beğeni toplayanı kendisi de en çok beğeniyor mesela ve yeni profil resmi yapıyor bu fotoğrafı. Çünkü kendisiyle ilgili bir fikri yok. Tüm fikirleri başkalarının ona bakışına göre şekilleniyor. Profili de öyle. Bu bir tür toplumsal virüs… Vücutta çok hızlı yayılan cinsten…
Doğa’nın annesini, daha doğrusu mutfak masalarına hapsolmuş kadınları düşününce bir acayip hüzünleniyor insan. O da mutfak masasına ve artık kendisine asla dönmeyecek bir adamın hayaline hapsolmuş sanki!?
Bu, beni de hüzünlendiriyor. Zaten roman bunu hüzünlü bulacaklar için anlamlı. “Ne var işte, ne güzel evinde oturuyor kadın sıcak sıcak” diyenler içinse pek bir şey ifade etmeyecektir Doğa Tarihi.
Bu romanda rüyaların, dolayısıyla Doğa’nın bilinçaltının yerini, gündüz kâbusları almış diyebilir miyiz?
Üç bölümden oluşan romanın ilk iki bölümü nispeten gerçekçi bir havada ilerliyor. Bu iki bölümün adları sırasıyla “Eski Ayna” ve “Yeni Ayna”. Eski ayna da, yeni ayna da aynı şeyi gösteriyor. Aynı zaman dilimini ve aynı gerçeğin özenle çerçevelenmiş bir kesitini… “İki Ayna Arasında” adlı üçüncü bölümse neredeyse tamamen gerçeküstü… Tıpkı iki ayna arasında durulduğunda olduğu gibi, gerçekle ilgili tüm kodlar kırılıyor. Bu son bölümde artık Doğa’yı dikizlemeyi bırakıp onun içine sızıyor okur da. İşte gündüz kâbusları bu noktada devreye giriyor ve şiddetini artırarak sürüyor. Son bölümde Doğa’nın bilinçaltı ortalığa saçılmaya başlıyor diyebiliriz yani. Romanın son okumasını yaparken şöyle bir durum dikkatimi çekti hatta. İlk iki bölüm atlanıp önce üçüncü bölüm okunursa, hiçbir şey anlaşılmıyor metinden. Şifreli bir dil kullanılmış gibi… Çünkü bu son bölümdeki hemen her şey, ilk iki bölümün bir tür yapı bozumuna uğratılmasından ibaret… Bir plaza kadınının düşüşü takip edilirken aynı zamanda bu kadının bilinçaltına doğru paralel bir alçalma da oluyor sayfalar çevrildikçe.
Kadını, iyi kötü eğitimli bile olsa, kendini erkeğin beğenisi üzerinden tanımlamaya iten nedir sence?
Bu toplumsal bir çarpık yapılaşma. Kökleri çok eskilere dayanıyor. Devlet politikaları, dinlerin yorumlanışı, geleneklerin dayatılışı ve tabii ikna kurumları el ele vererek bu hatayı destekliyor. Yamuk kaynamış kemikler gibi. Sonra da doğrusu bu deniyor yamuk işaret edilerek. Romanın başkarakterinin iyi eğitimli, iyi kazanan ve güzel bir kadın olmasını özellikle tercih ettim. Kendini bu korkunç hayata hapsetmiş olmasının hiçbir maddi veya manevi mazereti olmasın diye. Bunun gönüllü kölelikten başka bir şey olmadığı daha net görülsün diye. “Paranla rezil olmak” diye bir laf vardır ya, işte öyle bir şey.
Hakan Bıçakcı geleneğini bozmasan da, bir yanıyla feminist bir roman bence Doğa Tarihi. Sen ne dersin bu konuda, katılır mısın fikrime?
Katılırım tabii. Böyle bir okuma beni mutlu eder hatta. Otoriteyle, yani biraz önce konuştuğumuz şu onay mekanizmasının sağlıksızlığıyla, uğraşıp duruyor roman. Otoriteninse erkekle kurduğu tarihsel bağ ortada… Dolayısıyla roman bu bağı da sorguluyor. Kitabın girişinde Virginia Woolf’tan bir alıntı var. Ve devamında Doğa’nın devasa bir plaza binasının eksi yedinci katındaki “havalı” ofisinde kendine ait bir odası olduğunu öğreniyoruz. Ancak bu açık ofisin ortasına yerleştirilmiş, duvarları camdan bir oda. Yani Doğa’nın, etrafını saran o korkunç gözlerin denetiminden ve güvenlik kameralarının kesintisiz gözetiminden kurtulmayı başaramadığı bir ifşa alanı. Kendine ait gibi ama değil… Kendine ait bir cam oda…
Başrolde Doğa olduğu için kadınlık üzerinden gittik hep ama… Sevgilisi Onur’un da Doğa’yla benzer kaygıları var diyebiliriz. O da Doğa’yı sevmekten çok, Doğa’yı koluna takıp gezmenin yarattığı sahneyi seviyor. Ama Onur’u delirmekten kurtaran toplumun bu noktada da erkeklere kıyak geçmesi sanki, ne dersin?
Kesinlikle öyle. Onur için Doğa’nın “ruhsuzluk ikizi” diyebiliriz. Aslında aynı noktada duruyorlar. Tıpkı Doğa’nınki gibi, Onur’un hayatı da başkalarının gözüne oynanan bir oyundan ibaret… Toplumda yer edinme ve onaylanma hırsıyla yaşıyor. O da üstünlük kurmak için nefes alıp veriyor. Ama Onur sadece erkek olduğu için daha konforlu bir alanda.
Klişe olmasından endişe ede ede soruyorum…. Çirkinleşmek, yaşlanmak, çoğu kadının kaygısı, bunu biz biliyoruz tamam. Ama senin bir erkek olarak bunu bu derece içerden kavramış olman romanı gerçekten sarsıcı kılıyor. Nedir maharetinin sırrı?
Teşekkür ederim. Kadın olmasının dışında genel olarak yazması zor bir karakter oldu benim için Doğa. Yazarlar karakterlerinin duygu ve düşüncelerini aktarırlar ya. Ben Doğa’yı duygusuz ve düşüncesiz biri olarak hayal ettim ve kurguladım. Robot uyumluluğuyla hareket eden bir tür mekanizma gibi… Protezine dönüşmüş akıllı telefonuyla, elektronik sigarasıyla, Facebook’a bağlı ve modaya uygun bir robot… Dolayısıyla karakterimin duygusuzluklarını ve düşüncesizliklerini anlatmam gerekiyordu. Doğa’nın çirkinleşme ve yaşlanma kaygısı içinse ekstra mesai harcadım. Bir robota yakışmayacak kadar gerçekçi ve ete kemiğe bürünmüş halde olsun istedim bu bölümler. Ayrıca kişisel bir buhrandan çok toplumsal bir travma olarak düşündüm hep bu kaygıyı.
Son olarak… Bence dünyayı yöneten ne savaş ne kıtlık ne de küresel ısınma korkusu… Dünyanın yöneten bireysel korkularımız! Ya da bu korkuları iyi okuyan liderler, girişimciler, sistem kurucular diyebilir miyiz?
Kesinlikle öyle. Sonuç da korkularından kurtulmak için inşa ettikleri kalelerin gönüllü mahkûmları olmuş pasif itaatkâr nesiller. Dünyanın yeni yönetim şekli bu… Hayali cemaatleri sürekli kılmak için kurgulanan uydurma düşmanlar, karşı-toplumlar ve güvenlik sendromundan beslenen bir tür korku hipnozu.
Cumhuriyet Kitap / Alev Karaduman / 15 Mayıs 2014
Doğa Tarihi’nin baş karakteri Doğa da şimdiye kadarki Bıçakcı karakterleri gibi tekinsizlik içinde, dev bir klostrofobiyi yaşıyor sanki. Ev, otopark, plaza, asansör, facebook, otopark, asansör, restorant, spor, ev gibi bir döngüsü var. Ancak dikkatimi çeken, kitapta gördüğümüz kapalı mekanların hepsi camdan. Sosyal medya ile peyda olan gönüllü ifşanın yanında, bir de zorunlu ifşanın varlığına mı işaret etmek istiyorsun bu şekilde?
Evet, bu nedenlerden biri. Bu sefer şeffaf bir klostrofobi var. Her yer cam. Cam olmayan yerleri de güvenlik monitörlerinden görebiliriz. Yani Doğa kesintisiz olarak gözetim altında. Bir yandan yeni mimari anlayış da gerçekten cam malzemesini daha çok kullanıyor. Daha çok insanı boğmadan aynı mekâna tıkıştırabilmek için şeffaf yapılar tercih ediliyor. Sonra Doğa’nın kendini hep vitrinde gibi hissetmesine de gönderme var. Üzerinde son kreasyonlarla… Ayrıca Doğa Tarihi’ne distopik bir hava hakim olsun istedim. Distopyaların babası ve “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört”ün atası olan Yevgeny Zamyatin’in “Biz” kitabında da insanlar cam duvarların ardına hapsedilmişlerdir. Cam duvar fenomeni birçok açıdan ilgimi çekiyor özetle. Hem göz önündesin hem tecrit edilmişsin. Bu tam da Doğa’nın gönüllü olarak içine hapsolduğu durum.
Diğer romanlarında ismini okuyucunun koyduğu ‘kaygı’ kavramı burada direkt Doğa’nın gittiği psikolog tarafından dillendiriliyor ‘Kaygıdan uzak dur’ deniyor. Bu sefer daha açık konuşmanı neye borçluyuz?
Doğru bir tespit. Bu sefer birçok konuda daha açık konuşmayı tercih ettim. Durumların ve ruh hallerinin adını koymaktan çekinmedim. Zaten teknik olarak da diğerlerinden farklı bu roman. Bu defa karakterin gözünden takip etmiyoruz olan biteni. Dışarıdan bir göz anlatıyor. Bu değişiklik de daha doğrudan bir anlatıma vesile oldu. Bence Doğa Tarihi en kolay okunan romanım oldu bu açıdan. Ama aynı zamanda en zor sindirilen romanım olmasına da uğraştım. Yani böyle bir denge olsun istedim; kolay tüketilir, zor sindirilir. Oldu mu bilemiyorum tabii.
Doğa kendi sanrılarıyla boğuşurken, aynı evi paylaştığı annesinin de benzer buhranlara gark olması, romanda o kadar yakından görülmeyenlerin de hastalıklı durumlar yaşadığını haber eder gibi. Bu perspeftiften bakarsak ‘yeni çağ’ hiçbir açık kapı bırakmıyor mu bu insanlara, o kadar mı umut yok sence?
Eğer kölelik, gönüllü köleliğe dönüşmüşse. Yeni çağın türlü manipülasyonuyla sana dayatılanın, özgür iradenle seçtiğin şey olduğuna inanıyorsan. Umut yok.
Romandaki karamsarlığın farkındayım ama “Umut yok” demek iyidir bence. “Umut var” denirse uyuşuruz. Tokat yemek pohpohlanmaktan iyidir. “Umut yok” denirse gözümüzü karartıp kendimizi kurtarmak için daha çok çabalarız belki.
İnsanın kendini fazlaca önemseme fetişini anlamak açısından çok çarpıcı bir tarih Doğa’nınkisi. Bu tez için, kadın-dış görünüş- kurumsal kimlik üçgenini seçmenin özel bir nedeni var mı? Şayet aynı -mış gibi yapmalara kenar mahallede ya da entelektüel camiada rastlamak da olası…
Tabii ki olası. Ama bir alana odaklanmam gerekiyordu. Ve “plaza kadını”nın rekabetçi, robotsu, teşhirci dünyası çok verimli bir alan oldu benim için. Öbür türlüsü, Balzac’ın seksen küsur kitaplık “İnsanlık Komedyası” gibi bir çalışma gerektirir.
İlk defa bir kadın karakter yazıyorsun. Baş karakterin görüntüsü dışında hiçbir şey düşünmeyen biri olduğunu düşünürsek, naif erkek dünyasından, şirret(!) kadın dünyasına bir giriş gibi duruyor. Kadın karakter, hele de böylesi bir kadın karakter yazmanın zorluğu neydi senin için?
Ana karakterin kadın olmasının özel bir nedeni var. Yani “Hadi bu sefer de kadın karakter olsun” demedim. Nedeni şu, beni rahatsız eden bu sistem en çok kadınlarla uğraşıyor. “Sen buna değersin” diyor ona, “Kendini şımart” diyor. “Çocuk da yaparsın kariyer de” diyor. Sonra hükümet kaç çocuk yapacağına, kadın dergileri nasıl sevişmesi gerektiğine karışıyor. Moda kavramı bile başlı başına bir baskı unsuru. Erkeğin üzerinde daha az baskı var görece olarak. Ayrıca romanda belli bir zamanın ve ortamın insanları anlatılıyor ve kadın-erkek, genç-yaşlı ayrımı yapılmadan herkes eleştirel üsluptan nasibini alıyor. Roman kahramanları yazarlarına dava açabilselerdi, bence Doğa’dan çok erkek arkadaşı olacak o Onur’un davayı kazanma ihtimali daha yüksek olurdu.
Zorluğa gelirsek. Açıkçası pek zorluğu yoktu. Doğa’yı kadın olarak değil bir robot olarak düşünüp yazdım. Çünkü Doğa gibiler bir tür robot uyumluluğuyla yaşıyorlar. İçgüdülerini ve doğal eğilimlerini bastırarak yok ediyorlar. Daha doğrusu ettiklerini sanıyorlar.
Doga Tarihi’nde bir bolumde Doga’nin akilli telefonundan akilli bankasiyla (****) seklindeki sembolleri kullanarak islem yapmasina sahit oluyoruz. Bir nevi kadraj belirlemek gibi. Sinemaya olan ilginin yazinini da etkilemesi seklinde yorumlayabilir miyiz bu durumu?
Görsel yönü ağır basan bir dil kullanmayı özellikle tercih ettim bu romanda da. Ama kesintisiz olarak değil. Bazı bölümlerde anlatmaktan çok göstermeyi tercih ettim. Bazı bölümlerdeyse yakın plan kadraj hissinden sıyrılıp uzaktan bakarak anlatmam gerekti. Bu iki tarzı bir arada, tek bir anlatının içinde eritmeye çalıştım. Dikiş yerlerinin belli olmamasına dikkat ederek… Şifrelerin (****) şeklinde metinde yer almasının amacıysa gündelik plaza hayatının bilimkurgu anlatısına ne kadar yakın olduğunu hissettirmek, çağın insanının güvenlik sendromunun altını çizmek ve romanın distopik havasını güçlendirmek.
Gerek kitaplarina, gerek diger mecralardaki yazilarina baktigimizda, alintilara fazlasiyla yer vermen dikkat cekici. Nasil oluyor bu kendine atiflilik; bolum baslarinda kullandigin alintilar mi hakikaten o bolumun fisilti perileri?
Defterler dolusu alıntı var evde. Bazen okuduğum bir yerden not alıyorum. Bazen doğrudan alıntı olarak karşılaşıp bir kenara yazıyorum. Süreçse hemen her zaman şöyle oluyor. Önce metin ortaya çıkıyor sonra ona uygun bir alıntı geliyor aklıma. Örneğin Ot Dergisi’ne bir küsur senedir her ay yolladığım kısa öykülerin hepsinin başında bir alıntı var. Bu alıntıların hepsini öykü bittikten birkaç gün sonra, dergiye yollamadan hemen önce yani son anda ekliyorum.
Diyebiliriz ki okurun bir Bicakci metinine basladigi zaman, ne zaman gelecek bunun kabusu surprizi diye bir beklentisi olmasi muhtemel. Sen bu durumu olumlu mu olumsuz mu degerlendirirsin?
Emin olamadım. İyi yanları da var kötü yanları da sanki böyle bir beklentinin. Ancak yazarken kendimi şartlandırmıyorum bir noktada işler kâbusa dönecek diye. Zaten o an bir şekilde geliyor. Ancak yazar olarak da okur ve izleyici olarak da korku türüne karşı tetikteyim. Var olan düzeni olumlamak için kullanılan Hollywood tarzı korku anlatılarından rahatsızlık duyuyorum. Biz duygusunu güçlendirme amaçlı, karşı toplum yaratmaya meraklı korku türlerinden de. Hani filmin sonunda normalliğe, yürürlükteki kurumsal düzene yönelmiş tehditler yok edilir, mesela canavar öldürülür, köpekbalığı patlatılır, şeytan çıkarılır ve dünya eski mutlu haline döner. İşte bu türden kâbusların karşısındayım. Benim korku anlatımın fonu, dünyanın o “mutlu” haliyle sınırlı. Onu tehdit eden hiçbir figüre veya olaya ihtiyaç yok. İçinde yaşadığımız dünya, normal diye etiketlenen her şey yeteri kadar korkunç zaten.
Doga Tarihi’ni kendi seyirin ve yeni nesil Turk Edebiyati urunleri icerisinde nasil bir yere koyuyorsun?
Kendi yazdıklarım arasında biraz farklı bir yerde durduğunu düşünüyorum Doğa Tarihi’nin. Sembolik anlatımların ve alt metinlerin önceki romanlara göre daha seyrek olduğu, daha doğrudan bir tavrı var. Anlatılan karakterler ve romanın geçtiği ortamlar açısından da farklı. Ancak atmosfer açısından eski yazdıklarıma benziyor yine. Genel anlamda nasıl bir yerde durduğumu ise gerçekten bilemiyorum. Ama bunu hiç düşünmeden yazmanın önemli olduğuna inanıyorum.
Son olarak… Doğa’nın annesi tüm ihtiyaçlarını yaşadıkları ‘İngilizce’ isimli siteden gideriyor ve hatta bir ara ‘Keşke mezarlığı da olsaydı da sitenin, öldüğünde de gitmek zorunda kalmasaydı’ deniyor. Bu haliyle –site- o çok özlemlediğimiz köylere benziyor. Belki de onlardan nefret etmektense bir mezarlık kondurmalıyız yanlarına, çözülür mü o zaman modern insanın dramı dersin?
Hayır tabii. Keşke bu kadar kolay olsaydı. Romanın geçtiği yeni tip yaşam alanlarının köylere benzediğini düşünmüyorum. Tarihten ve kültürden kopartılarak uzay boşluğuna yapıştırılmış beton çölleri buralar. Köyde önce ihtiyaçlar ortaya çıkar, sonra bu ihtiyaçların karşılanacağı yerler. Buradaysa ihtiyaçlar önceden üretiliyor.
Arka Kapak / Evren Kuçlu / Ağustos 2014
“Sistem kadınla daha çok uğraşıyor, her işine burnunu sokuyor”
“Hakan Bıçakcı, metropol tekinsizliğine bu defa bir kadının gözünden bakıyor. Rekabetin, teşhirin, güzel ve mutlu görünmenin dayanılmaz baskısını Doğa’yla resmediyor. Doğa Tarihi, plaza-site-alışveriş merkezi üçgeninde sıkışmış hayatları anlatan, günümüzde geçen bir distopya.”
Editörünün arka kapağında böyle güzel tarif ettiği Doğa Tarihi ile biyografisine birkaç anlamıyla yeni bir yapıt ekleyen Hakan Bıçakcı ile Doğa Tarihi’ni ve edebiyatı konuştuk.
Doğa Tarihi okurlarınız için farklı bir deneyim oldu. Diğer romanlarınızla kıyaslarsak; daha gerçekçi ve eleştirelsiniz. Doğa Tarihi’yle diğer romanlarınız arasındaki mizaç farkını belirleyen şey neydi?
Evet bu sefer biraz daha farklı bir yapıya sahip roman. Üç bölümden oluşan Doğa Tarihi’nin ilk iki bölümünü gerçekçi tutup, daha önceki romanlarımın geneline yayılan gerçeküstü unsurlara sadece üçüncü bölümde yer verdim. Önce karaktere uzaktan hatta eleştirelliği de işin içine katarsak tepeden bakalım sonra da bilinçaltına doğru yavaş yavaş alçalalım istedim. Net ve keskin eleştirel bakış dağılarak yerini karmaşık duygulara bıraksın istedim. Bu nedenle hacim olarak fantastik bölümler daha az. Ancak olması gerektiği kadar var yine bence.
Henri Lefebvre “Gündelik hayatın ağırlığı kadınlar üzerindedir” diyor. Doğa Tarihi’nde kendisini dünyada değil tamamen vitrinde gören bir kadın karakter var. Plazada kısılıp kalması bu düşüncemizi tescilliyor sanki. Karakterin cinsiyetini belirlerken özellikle üzerinde durduğunuz bir düşünce var mıydı?
Eril iktidarın tüm sağlıksızlığıyla şekillendirdiği bir dünyada yaşıyoruz. Bu nedenle kadınlar üzerindeki ağırlık daha fazla. Daha büyük bir baskı altındalar erkeklere göre. Ben de bu baskının ve onun yan etkilerinin üzerine gitmek istedim. Yani kadın karakter özellikle düşünülmüş bir mevzuydu. Öylesine aldığım bir karar değildi. Romandaki hiciv yüklü bakış iki cins için de geçerli aslında. Doğa’nın sevgilisi Onur da bu negatif üsluptan nasibini alıyor. Ama başrol kadının. Çünkü sistem kadınla daha çok uğraşıyor, her işine burnunu sokuyor.
Karanlık bir dünya Doğa’nınki. Distopik. Yani okuyunca distopik, yaşayınca olağan gibi. Sonuç olarak modern insanın acısını tazeleyen şeyler yazılı bu kitapta. Bunun dışında okurda uyandırmak istediğiniz bir his, düşünce vs. var mıydı?
“Doğa” denilince aklıma iki kavram geliyor. Biri insanın etrafındaki doğa. Diğeri insanın kendi doğası. Romanda bu iki kavramın iç içe geçerek çürüyüşüne tanık oluyoruz. Dolayısıyla evet karanlık bir dünya var ortada. Sürekli içimde uyanık olan ve okurda da uyandırmak istediğim his ise özetle günümüz insanının doğayı tüketerek var olduğu gerçeği. Ve bu tüketimin bir ayağı ruhsal çöküş olarak, diğeri kentsel dönüşüm olarak çıkıyor karşımıza.
Doğa Tarihi’ni kenarda tutarak bazı şeyler konuşmak istiyorum… Milan Kundera “… Akıldışı sistemin davranışlarımızı bir akıl yürütmeden çok daha fazla yönlendirdiğini görmek için, kendi hayatımıza bir bakmamız yeter” diyor. Sizin romanlarınızda akıldışı sistemler tarafından yönlendirilen ancak romanın tamamına bakınca tüm bunları -akıldışı davranışları- sadece arayüz olarak barındıran kişiler görüyoruz. Bu ‘akıldışı’ karakterlerin romanlarınızda çok akıllıca konumlandırıldıklarını da gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. Karakterlerinizin ‘akıldışı’ dünyalarının kaynaklarını merak ediyoruz.
Milan Kundera doğru söylemiş. Zaten bu, Freud’un temel tezlerinden biri… İnsan rasyonel bir varlık değildir. Bilinçdışı tutkuları ve korkuları tarafından yönetilir. Kulağa hoş gelmese de bu büyük oranda böyle. Romanlarımdaki karakterler sıradan insanlar aslında ancak biz onların bilinçaltlarına da tanık olduğumuz için pek de akılcı olmadıklarını görüyoruz. Hayal edilenle gerçekten olan bitenin birbirine karıştığı, neden sonuç ilişkilerinin sakatlandığı bir manzara alıyor aklın yerini.
Doğa Tarihi’ni bir kenara bırakırsak romanlarınızın neredeyse tamamında rüyalarla bir şekilde bağlantı kuruyorsunuz. Okuyucunuz aynı zamanda bir rüya yorumcusu olup çıkıyor. Rüyalarla gündelik yaşam arasındaki ilişkiyi nasıl görüyorsunuz?
Rüyalar gündelik yaşamın önemli bir parçası. Karakterlerimizin gölgede kalan kısmı… Ben de karakterimin aydınlıktaki, kontrollü halleri kadar karanlıkta kalan, kontrol dışı durumlarını da resme katmaya çalışıyorum. Aksi takdirde önemli bir boyutlarının eksik kalacağını düşünüyorum.
Bildiğim kadarıyla sinemayla epey ilgilisiniz, hatta Ot Kafe’deki söyleşiniz sırasında David Lynch ‘in Kayıp Otoban filminin yazma sürecinize çok etkisi olduğunu söylemiştiniz. Sinemaya uyarlanmış romanlar ya da romandan uyarlanmış filmler hakkında ne söylersiniz?
Hepsi için genel bir şey söylemek mümkün değil tabii. Çok iyi uyarlamalar da var korkunç katliamlar da… Ancak edebi eserin filme uyarlanınca gücünü kaybettiğini, film diline indirgendiğini düşünenlerden değilim. Genele bakıldığında kötü örnekler çoğunlukta olsa da, uyarlandığı romanı neredeyse aşan film örnekleri de var. Mesela Tarkovsky’nin “Solaris”, Kubrick’in “Shining”, Polanski’nin “Rosemary’nin Bebeği” uyarlamaları böyle bence…
“Ben Tek Siz Hepiniz” adlı hikaye kitabınızda birbirinden güzel öyküler var. Öyküyle roman yazmak arasında belirgin bir motivasyon farkı var mı? Okurlarınızın hikayelerinize tepkisi ne oldu?
Teşekkür ederim. Öykünün bambaşka bir dinamiği ve atmosferi var. Romanda ister istemez ayrıntılara boğuluyorum ki bu benim sevdiğim bir şey. Öyküde ise ayrıntılardan çok seçtiğim bir ana, sürece, duruma odaklanıyorum.
Türkiye’deki okur kitlesinin moral bozucu bir tarafı olduğuna inananlardanım. Ancak bunu isteyerek yapmıyor oluşları da bir taraftan ümitlendiriyor bizleri. Sizin okur hakkında genel kanınız nedir? Ben hep kafamdaki ideal okura yazıyorum. Gerçek hayattaki karşılığını çok düşünmüyorum. Ama genel olarak meraklı, zevkli ve klişeleri hızlı tespit edebilen yani iyi bir okur kitlesi var bence Türkiye’de. Tek sorun nüfusun çok küçük bir bölümünü temsil ediyor olmaları. Niteliksel değil niceliksel bir sorun var yani.
Okurla etkileşim içinde hatta sıkı fıkı olmak yazara bir şey kazandırır mı? Sanmıyorum. Okuru tanımam, tepkilerini ve yorumlarını daha yoğun bir biçimde almam yazacaklarımı değiştirmez gibi geliyor bana.
İnternet üzerinden yürüyen yazınsal hareketliliğin edebiyat üzerinizdeki etkisi nedir? Bir gün romancılar, şairler, düşünürler vs. yerine fenomenler gelir mi dersiniz?
Temelde içerik üretebilmek önemli… Bu bazen sadece atılan bir tweet ile de olabilir. Yani bir şeyin nerede yazdığından çok ne olduğu önemli bence… “Fenomen” lafını manasız ve antipatik buluyorum tabii ama bloglarda ve twitter’da yazmaya başlayan insanlar arasından iyi edebiyatçılar çıkacağını düşünüyorum. Bence internet edebiyatı baltalamaz aksine geliştirir.
OT Dergi’yi ilgiyle okuyoruz, hakkında birkaç cümle alabilir miyiz? Ben de ilgiyle okuyorum. Sıkı bir “Öküz” ve “Hayvan” okuru olarak bu geleneğin devamı olan “Ot”ta yazmam istendiğinde hiç düşünmeden kabul ettim ve çok mutlu oldum. Gittiği yere kadar yazmaya devam edeceğim.
Son olarak özellikle okuduğunuz bir yazar, okumazsak olmaz iki kitap ve çok beğendiğiniz üç film söyleyebilir misiniz?
1 Yazar: Tek isim vermem gerekirse, Ahmet Hamdi Tanpınar.
2 Kitap: Kişisel Bir Sorun (Kenzaburo Oe), Atalarımız (Italo Calvino)
3 Film: Köpekdişi (Giorgos Lanthimos), Şiir (Lee Chang-dong), Tony Manero (Pablo Larrain)
Babylon Magazine / Şebnem Bozoklu / Temmuz-Ağustos 2014
Dünya, erkek dünyası – kadın dünyası diye ikiye ayrılır mı? Ayrılırsa eğer, kadın dünyası hakkında duş jelinin banyoda havada kalan kokusuna kadar ayrıntılı çalışmak nasıl bir zaman dilimidir?
İnsanları kadın/erkek diye ikiye ayırmam. İyi/kötü diye, eğlenceli/sıkıcı, zeki/aptal, sevimli/sevimsiz hatta gerekli/gereksiz diye bile ayırabilirim ama kadın/erkek diye değil. Tabii romanda durum bambaşka… Orada çok net ayrımlar, aşırı belirgin roller ve üzerinde mutabakata varılmış görev dağılımları mevcut. Ayrıca eril bakışın dar kafasına göre tasarlanmaya çalışılan bir kadın dünyası var. Yani kadının dünyası daha ciddi bir saldırı altında… Ben de bu saldırının kurbanı haline gelmesine rağmen halinden son derece memnun bir kadın karakteri anlatmayı denedim. Başrolü kadına vererek kendi işimi zorlaştırdım tabii. Her ayrıntıyı üç dört kez düşünmem ve daha çok çalışmam gerekti. Ama pişman değilim.
Biz nasıl bu kadar hızlı değiştik? Yeni öğrendiğimiz bir dünyanın koridorlarında yürürken eski tanıdık kokular bir anda gelirse burnumuza, ne bekler bizi?
Değişim çok hızlı gerçekten de. Ve bu içimizden gelen yani doğal bir değişim değil. Dışımızdan dayatılan türden yapay bir durum daha çok… Değişmeye direnmenin maddi ve manevi yaptırımları da belli. Ranttan başka hiçbir değer tanımayan bu görgüsüz değişimin amacı herkesi ve her şeyi aynılaştırmak… Bir süre sonra herkes robot uyumluluğuyla hareket etmeye başlıyor. Şarjı tamsa başka derdi olmuyor. Herkes için ayrı olması gereken mutluluk mesela, ortak kodlar üzerinden planlanmış ve herkes için tamamen aynı olan bir tür dogma artık. Gündelik hayat için bile geçerli olan bu durum, romanın geçtiği plaza ortamında çok daha sert ve karikatürize. Yeni fetişizmi bir dayatma. Ve evet hiç beklemediğimiz bir anda eskinin tanıdık kokuları tüm bu sistemi bir yorgan gibi üzerimizden çekebilir.
Doğa’nın babasının evindeki odanın aynı kalması neden hepimizi bu kadar rahatlattı okurken?
Doğa Tarihi’nde daha önceki romanlarımdaki kadar yoğun bir metafor kullanımı yok aslında. Her şey daha doğrudan bir anlatımla aktarılıyor. Ancak Doğa’nın babasının evinde kalan ve aynı kaldığı için mutlu olduğumuz ama sonra yok olan o eski oda sadece bir oda değil. O oda Emek Sineması olarak da düşünülebilir, Robinson Kitapçısı, İnci pastanesi, Tarlabaşı veya yeni sevicilerin talan ettiği herhangi bir köy olarak da.
“Teyze terapisi” neden dünya değişse de değişmiyor?
Romanda şöyle bir iletişim ağı var. Herkes sadece duymak istediklerini söyleyenlerle vakit geçiriyor. Onlarla arkadaşlık ediyor. Doğa’nın annesi de öyle. Kendisini genç bir kadın için terk eden kocasının fena halde pişman olup köpekler gibi eve döneceğini söyleyip duran teyzesine gidiyor sürekli. Teyze terapisine… Anne duyduklarını mantıklı bulduğu için veya duyduklarına inandığı için değil, inanmak istediği için gidiyor ablasına ve bu ücretsiz terapinin bağımlısı haline geliyor. Romandaki ilişkiler dertleşmek, sohbet etmek, paylaşmak üzerine kurulu değil. Herkes kendisini kandırmasına yardımcı olacak bir tür yansıtıcı panel arayışında.
Nasıl olmalıdır sizce ergenlikle yetişkinlik dengesi? Bunun bir “normal”i var mıdır?
Normalini bilemem ancak ergenlikle yetişkinlik arasında akıl almaz bir uçurum olması sanki normal değil. Bir insan kendi gençliğini bir önceki hayatı gibi hatırlıyorsa belli ki bir şeyler ters gidiyordur. Doğa’ya benzeyen insanlar tanıdım. Gençliğinde punk kültürle haşır neşirken kurumsal hayata dikey geçiş yaparak birden bambaşka birine dönüşenleri bizzat gördüm mesela. Yadırgadığım birinin para kazanmak için kendine uygun olmayan bir iş yapması değil tabii. Kanımı donduran ve beni bu romanı yazmaya iten mevzu, bu yapay kimliğin tüm ayrıntılarıyla ve dünya dışı, robotsu bir hırsla sahiplenilmesi…
Edebiyat Haber / Serap Uysal / 12 Mayıs 2014
Anlatılarını bazen tekinsiz fantastiğin sınırlarına sürükleyen Hakan Bıçakcı, hiç kuşkusuz edebiyatımızın özgün isimlerinden. İletişim Yayınları’ndan çıkan ve epey ses getireceğe benzeyen son romanı ‘Doğa Tarihi‘, plaza-site-alışveriş merkezi üçgenine sıkışmış hayatları anlatan, günümüzde geçen bir distopya. Serap Uysal yazarla romana adını veren Doğa’yı konuştu:
Doğa, selfie fotoğraf çeker miydi?
Çekerdi ama bir şartla. Çerçeveye giren ayrıntıların statüsünü teyit eden bir boyutu, kişiliğine katacağı bir artı değeri olacak. Yoksa hiç uğraşmazdı.
Hep bir tek başınalığı anlatıyorsunuz, sıkışmışlık, doymazlık, yetinememe hali… Güven eksikliği…Kara hikayeyi seviyorsunuz. Bugünden duyulan hoşnutsuzluk, yarın endişesi… Geçmiş daha mı güzeldi sizce?
Bugünden duyulan hoşnutsuzluk konusu doğru… Ancak geçmiş daha güzeldi de demiyorum. Evet roman özelinde Doğa kaçacak yer bulamadığında rasyonel düşünceyle iplerini koparıp geçmişine kaçmayı deniyor. Kendini bu hale getirmemiş olduğu zamanlara. Bunu tetikleyen de yolda eski bir erkek arkadaşına rastlaması oluyor. Onunla birlikte eski günlere rastlıyor aslında. Eski Doğa’ya… Hedefini hep geleceğe koyan, hayata kariyer odaklı bakan bir insanın ulaşmak istediği nihai noktanın kendi geçmişi olmasını trajik bulduğum için hikâyenin böyle ilerlemesini tercih ettim. Doğa’nın kişisel tarihi açısından geçmiş daha güzel olabilir evet ama genel anlamda “Nerede o eski bayramlar” tadında bir bakış açım yok.
Romanda ilginç bir ayrım var, Doğa Londra’da bir şey satın alırken tercihte bulunuyor, “what if” takıntısıyla sormuyorum, vurguladığınız için hatırlatıyorum, o görsel tercih olmasa başka türlü biri olabilir miydi?
Evet geçmişteki küçük bir olayın Doğa’nın karakterini nasıl şekillendirmiş olabileceğine dair bir görüş var hemen romanın başında. Londra seyahati dönüşü kalan son yabancı parayla ya sevdiği grubun bilmediği bir albümünü alacak ya da aynı grubun tişörtünü. Yani ya sevdiği grubun yeni şarkılarını dinleyecek ya da herkes onun bu grubun şarkılarını dinlemeyi sevdiğini bilecek. İşte bu anının sonunda zafer tişörtün oluyor ve Doğa’nın hayatı da yavaş yavaş başkalarının gözüne oynanan bir oyuna dönüşmeye başlıyor. Bu küçücük olay romanda iddia edildiği kadar etkili oldu mu Doğa’nın hayatında bilinmez. Sonuçta bu bir varsayım.
Görsellik neden bu kadar önemli, Facebook üzerinden gidiyor roman… Neden bu kadar selfie çekiyoruz veya yaşlanmak bizi neden bu kadar korkutuyor. Estetik ameliyatlar neden bu kadar normalleştiriliyor veya… Edebi olarak bu mesele ne kadar ilginç?
Yaşadığımız çağın sloganı şu: Görünüyorum öyleyse varım. Doğa da bu çağın ideal bir figürü. Ama işte bu aynı zamanda bir virüs… İş görünmekle bitmiyor. Beğenilmek, onaylanmak, üstünlük kurmak… Ateşi artan bir hastalık gibi adım adım ilerliyor.
Doğa Tarihi, sizin edebiyatınızda nerede duruyor, ilk kez bir kadın kahramanınız oldu galiba…
Doğru, ilk kez başkarakter kadın… Ama bunu değişiklik olsun diye yapmadım. Beni rahatsız eden bu sistemin, en çok kadın üzerinde baskı kurduğunu düşündüğüm için böyle bir seçim yaptım. Devlet politikalarından sosyal hayata, reklamlardan medyaya ve hatta modaya; herkes kadının hayatı üzerinde söz sahibi olma telaşında. Kaç çocuk yapması gerektiğinden nasıl kariyer yapması gerektiğine kadar. Ve bu erkek egemen bakış tüm kuralları koyarak kadının sınırlarını çiziyor. Doğa bu sınırlar içinde gayet uyumlu ve konforlu bir biçimde yaşıyor önce. Tutsaklığıyla barışık bir şekilde… Ama sonra bir şey oluyor ve insan olduğunu hatırlayıp robot uyumluluğuyla sürdürdüğü bu makineleşmiş hayattan rahatsız olmaya başlıyor. Ama sistem içine işlemişse bir kere, ondan kurtulmak o kadar kolay değil.
EgoistOkur / Gülenay Börekçi / Eylül 2014
Kâbuslarımı karakterlerime yaşattım
Hakan Bıçakcı’yla sekiz on yıl önce tanıştığımızda ilk romanı yeni çıkmıştı. Kahve içtik, kısa bir röportaj yaptık ve Hakan şu hayatta sahiden “arkadaşım” olduğuna inandığım nadir insanlardan biri oldu. Bir sürü kitap, röportaj, konser ve sohbet sığdı bu on yıla.
Geçen hafta, acayip sıcak bir günde yeniden buluştuk. Bu sayfalardaki değişmez röportaj mekanım Brasserie Bomonti Kadıköy’de… Ve son romanı Doğa Tarihi’nden, hayattan hatta kedilerden konuştuk, saçma fotoğraflar çektirdik, sıcağı etkisiz hale getirmek için de bira içtik, birkaç küçük proje yaptık ve tabii ki daha sık görüşmeye karar verdik.
Küçük projelerimizi nasılsa yakında öğrenirsiniz. O zamana dek dünyanın en masum adamı gibi görünen ve kara ama leziz romanlar yazan Hakan Bıçakcı’yla yeni romanı Doğa Tarihi’ne dair konuştuklarımızı okuyun…
Doğa Tarihi’ne adını veren esas karakter Doğa, gençken Londra’ya gitmiş ve çok sevdiği Brezilyalı thrash metal grubu Sepultura’nın yeni albümünü görmüş. “Alsam mı almasam mı?” diye düşünmüş bir süre, çünkü yanında çok az para varmış. Sonra şu tarz düşünceler geçmiş zihninden: “Yeni Sepultura albümünü dinlediğimi kimseye gösteremem ama üzerinde grubun logosu olan bir tişört alırsam, giydiğimde herkes benim için ne kadar farklı biri diye düşünür.” Ve o gün albümü bırakıp tişörtü almış.
Hayatımızın küçük seçimlerin toplamı olduğu önermesinden yola çıkarsak; o küçük seçim anı, Doğa’nın daha sonra yapacağı seçimlerin de ipucunu veriyor bir bakıma… Buna “Şeytan’la sözleşme sahnesi” diyorum ben. Zaten Bıçakçı’ya göre insanın nasıl göründüğünün, ne olduğundan, vene yaptığından çok daha önemli sayıldığı bir dünya kendimizi içine attığımız kötülüğe dair bize çok şey söylüyor.
Başta dedim ya; dünyanın en masum adamı gibi görünen Hakan Bıçakcı, kapkara ama leziz romanlar yazmaya devam ediyor. Ben ona önce bu tezatı sordum, sonra romanını Doğa Tarihi’ni anlattırdım…
Önceki romanın Karanlık Oda’da kendini yiyen bir adam vardı. Doğa Tarihi’nde ise doğanın ölümünü anlatıyorsun. Öte yandan iyi tanıdığım için emin olarak söylüyorum, dünyanın en sakin ve iyi huylu insanısın. İki kişi misin sen?
Yok, ben sadece benim… Sakin ve iyi huylu bir insanım gerçekten de ama haklısın, romanlarımda ciddi bir korku, kötülük ve şiddet var. Sadece yazar olarak değil, okur olarak da bu tür hikayeler beni çekiyor. Ama şu da var, bu karanlık anlatılar benim karakterimin değil, zihnimin bir parçası. Yazarken bunu özgürce kullandım. Başıma gelmesinden korkacağım kâbuslarımı karakterlerime yaşattım, eziyet ettim onlara… Fakat özel hayatımda böyle kötücül düşüncelerim yok. Dolayısıyla dışarıdan bakınca belli olmaması normal.
Garip illüstrasyonlarçizip tedirgin edici fotoğraflar da çekiyorsun. Müzikle sağlam bir ilişkin var. Televizyonda Kayıp Şehir tarzı çok konuşulan işlere senaryo yazarı olarak katkıda bulunuyorsun… “Heyecanlı bir hayat mı seninki” diye sorsam, neler anlatırsın?
Hayatım pek hareketli veya eğlenceli sayılmaz. Meraklısı olduğum, takip etmeye çalıştığım çok fazla şey var ama hepsi de bireysel meraklar. Dolayısıyla sosyal, dışa dönük biri değilim. Dışarıdan bakılınca enteresan bir yaşantım da yok. Hayatımı yazsam roman olmaz yani.
Peki henüz tanışmadığım Ayşegül’den söz eder misin? Bir gün onu görmeye geleceğim…
Görmeye bekleriz tabii ama kendini sevdirmeyebilir, çünkü yabani bir tip… Ayşegül kedimiz. Altı yaşında bir tekir. Yavruyken Teşvikiye’de sokakta çıkmıştı karşıma. Çok zayıftı ve pek güzel sayılmazdı. Koca kulaklı, fare gibi bir şeydi. Yine de dayanamayıp eve götürdüm. İyi ki öyle yapmışım. Hayatta en sevdiğim varlıklardan biri oldu. Ayrıca epey de güzelleşti ya da bana öyle geliyor.
Romanına gelelim… Hem bir türlü sevemediğim ve bu yüzden kendime kızdığım karakterin için soruyorum bunu hem de ismini aldığı şey, yani yeryüzünün dokusu için… İnsanlık olarak biz ne yapıyoruz kendimize, doğaya?
Romanda doğanın iki boyutu var. Biri insan doğası, diğeri insanın etrafını saran doğa. Biri içimizde, diğeri dışımızda… Doğa Tarihi’nde ikisinin de tükenmekte olduğunu görüyoruz. “Plazalar-AVM’ler-siteler” üçgenine sıkışan Doğa isimli bir kadın var bir de, beton çölünde yaşıyor. Ömrü yeraltı otoparklarıyla birbirine bağlanan yapıların arasındaki asfalt yolda geçiyor. Klima havası soluyor. Çevresinde doğaya dair hiçbir iz yok. İç dünyasına baktığımızda da benzer bir kuraklıkla karşılaşıyoruz. Doğa içinden geldiği gibi yaşamıyor, kendisine dayatılan hayata adapte olmaya çabalıyor. Robot gibi. Romanı yazdığım dönemde doğa kavramı ve çağrışımları üzerine epey düşündüm. Emperyalizmin doğaya hakimiyet mantığıyla hareket etmesi, Paganizm’in doğaya yaklaşımı, tüketim toplumu üyelerinin doğayı yok ederek var olmaları gibi konular hep aklımın bir kenarındaydı.
Karakterini değil, başta sözünü ettiğim yeryüzünün dokusunu soruyorum… Doğayla aranda nasıl bir ilişki var?
Bir doğa tutkunu değilim kesinlikle. Şehir hayatı benim için her zaman daha cazip. Ama tabii bu, şehirlerin doğayı talan etmesinden rahatsız olmadığım anlamına gelmiyor. Ayrıca şehirden kastım romandaki gibi bir tür uzay üssü değil.
Romanındaki şehre ait bütün o parıltılı mekanlar, ayrıntılar gösterişli bir cenaze töreninin dekoratif unsurları gibi sanki…
Evet Doğa Tarihi, doğanın tarih oluşunu anlatıyor bir açıdan. Seçtiğim konuyla birlikte karakter ve romanın atmosferi de kendiliğinden şekillendi diyebilirim. Anlatmak istediklerim böyle bir yerde geçmeliydi. Hemen her şey dekoratif unsur gibi gerçekten de, tiyatro dekoru gibi hatta. Bilimkurgu setine dönmüş tuhaf bir yer…
Sepultura sahnesi enteresan… Doğa o gün imajını, nasıl göründüğünü her şeyden daha çok önemsemeye karar veriyor.
Tişört ile albüm arasında kaldığı sahneden bahsediyorsun. O gün parası sadece birine yetiyor. O da tişörtü alıyor. Yani Sepultura’yı dinlemek yerine bu müziği dinlediğinin başkaları tarafından bilinmesini tercih ediyor. Kendi içinde yankılanan bir mutluluk ihtimali onu kesmiyor. Fark edilme hazzı ağır basıyor… Bu tabii romanın uğraştığı mevzuya gönderme yapan mikro bir örnek sadece.
Karakterin başına gelenleri kendi seçiyor, cehenneme gönüllü gidiyor… Her gün “yerin yedi kat altı”na inmesi, orada yaptığı bütün o ofis toplantıları, sunumlar, sözleşmeler boşuna değil. Doğa’nın cehennemi nasıl bir yer?
Adorno, Aldous Huxley’nin “Cesur Yeni Dünya”sı için “kendini cennet sanan bir toplama kampı” der. Doğa’nın yaşadığı, çalıştığı ve eğlendiği ortamlar da böyle bana göre. Ve evet, işin gönüllülük boyutu çok önemli. Zaten beni bu romanı yazmaya iten biraz da bu gönüllülük hali oldu.
Ara sıra seviştiği ve evlenmeyi planladığı bir adam var ama onu fiziksel olarak itici buluyor ve rüyalarına hep bir başkası, spor hocası giriyor. Biz neyi yaşıyor ve neyin rüyasını görüyoruz?
Başta Doğa olmak üzere romandaki karakterlerden hiçbiri içlerinden geçenleri söylemiyor. Herkes karşısındakine kendi duymak istediklerini söylüyor. Bu durumda da mesela bir davete istemeyerek gelen arkadaş, isteyip gelemeyenden makbul oluyor. Karakterler sevdikleri şeyleri, kişileri elde etmekle uğraşmak yerine elde ettiklerini sevmeye çalışıyorlar. Böyle haller işte.
Rüyalar senin romanlarında gerçekliğin aynası olarak çok önemli bir yer tutuyor. Bunu anlatır mısın?
Rüyalar gerçeğin bir yansıması… Ama çok tuhaf filtrelerden süzülen bir gerçek. Benim ilgimi çeken şey, karakterlerin gölgede kalan bölümleri… Bunlar da sonunda hep karakterlerin rüyaları vasıtasıyla su yüzüne çıkıyor. İnsanın hayatında kontrol edemediği bir boyut rüyalar. Ve bu boyut olmadan hayatın bütününü kavramak mümkün değil.
Doğa’nın babası annesinden ayrılmış, uzakta ama kızının çocukken uyuduğu odayı, posterleriyle, eşyalarıyla aynen koruyor. Adeta Doğa’nın hafızası gibi… Gidişata dair hiçbir şeye karışmayan, varlığıyla yokluğu bir olan anne ile kızına sürekli neleri kaybettiğini hatırlatan baba neyi simgeliyor?
Anne, Doğa’nın dönüşmekten korktuğu geleceği biraz… Baba ise kendisi farkına bile varmasa da kaybetmekten korktuğu geçmişi gibi…
O şahane müze bölümünden edebiyat tarihimizde çok söz edilecek bence… Doğa Londra’daki Doğa Tarihi Müzesi’ne şirkette kendini beğendirmek istediği bir yöneticinin tavsiyesiyle gidiyor. Ve bu onun için dağılmanın başlangıcı oluyor. Ölmekte olan Doğa’nın ölmüş doğayla yüzleşmesi…
Teşekkür ederim. Genelde doğrudan bir anlatımı seçtim romanda ama orası en sembolik bölümlerden biri. Doğa’nın yaşama şekli, Doğa Tarihi Müzesi’ndeki bütün o doldurulmuş hayvanların sergilenişiyle paralellik içinde.
Doğa, müzede bunu fark ediyor aslında…
Bir de geçmiş zamanın canlı canlı bakan ölü hayvanlar gibi karşısına çıkması var tabii. Artık hareket edemiyorlar ama yine de her an kıpırdayacakmış gibi duruyorlar.
Alejandro Amenabar’ın yönettiği çok sevdiğim The Others filminin finalini hatırlattı bana Doğa Tarihi’nin finali. Giderken onu en mutlu eden âna, çocukluğuna; aydınlığa dönüyor Doğa, bir bakıma mutlu ölüyor… Ama okuyan için mutlu bir final değil bu tabii. Kurtuluş umudumuz kalmadı gibi mi algılamalıyım bunu?
Kariyer odaklı yaşayanların, “On yıl sonra kendini nerede görüyorsun?” gibi tuhaf sorularla işe alınanların bir temsilcisinin, geçmişe dönmek istemesini, kurtuluşu geçmişte görmeye başlamasını trajik buluyorum, o yüzden böyle bir sona doğru gitti roman. Finalin muğlak bir duygusu olduğunu umuyorum. Ve sonunun mutlu mu mutsuz mu olduğundan gerçekten emin olamıyorum.
Evrensel / Ezgi Görgü, Zeliha Gürel
Distopya ayağımıza gelmiş durumda
Distopik bir dünyanın kucağında yaşıyorken bu dünyayı anlatan kitaplarda, bugün yaşadığımız dünyadan kendimize dair örnekler görebiliriz. Hakan Bıçakcı’nın son kitabının çıkması epey zaman olmuşsa da dünyamızda değişen ve değişmeyen bir çok şey var, Doğa gibi olanlar varken, doğallıkta hayatı savunanlar, doğayı cansiperane koruyanların sayısı artık bir elin parmakları kadar değil, artık daha fazla. Hakan Bıçakcı’yla, ülkenin genel atmosferi kötücül olsa da karşı çıkan seslerden de olumlu bir hava yaratmanın verdiği bir umutla, Doğa Tarihi’ni konuştuk.
Herkes insanın hem teknoloji ve İnternet tarafından hem de dev binalar, güvenlik tarafından sıkışmışlığını konuşuyor aslında. Ama bunu romanlaştırma ihtiyacı için en büyük güç ne oldu?
Aslında dediğiniz şu açıdan ilginç, aklımda ilk olarak beni her geçen gün daha çok rahatsız eden kentsel dönüşüm konusu vardı. İngilizce isimli tuhaf siteler, paranoyakça ve manyakça korunan plazalar, kontrolden çıkmış bir şekilde mantar gibi üreyen alışveriş merkezleri… Bunlarla çevrilmiş olmaktan rahatsızım ama sadece mimari, coğrafi bir manzara ayrıntısı olarak değil. Tüketim çılgınlığını, yapay bir yaşam tarzını, bir tür insansızlaştırma projesini de beraberinde getiriyor bu yapılar. İnsanlar tek bir prototipe, adeta bir robota indirgeniyor, bu yüzden distopyayı uzakta aramaya gerek yok, distopya ayağımıza gelmiş durumda. Dolayısıyla bu ortamda geçen bir roman yazmak istiyordum. Bu konu, roman yazmak için yeterli değildi elbette, bir süre sonra Doğa karakteri aklıma geldi. Tüm bu yapaylığa tezat bir isimle Doğa merkeze yerleşti. Bu plazalardan birinde çalışan, akıllı evlerle dolu acayip sitelerden birinde oturan, bu alışveriş merkezlerinden birinin de müdavimi olan, bu üçlü paket arasında yaşayan bir insan olsun dedim.
Kapitalist düzen denince insanın doğası meselesi konuşulur, insan doğası gereği bencil mi diye. Anlattığınız distopya bizim doğamız haline mi geldi? Doğa Tarihi derken bunları mı düşündünüz?
Şöyle, Doğa Tarihi derken, işin iki boyutunu düşündüm. Birincisi yeryüzü anlamındaki doğanın tahribatı ve tarih oluşu. İkincisi insan doğası. Çünkü Doğa kendi içgüdülerine göre hareket etmiyor. Kendi mutluluğunun peşinden gitmiyor. Tamamen kendisine reçete olarak verilen bir hayata uymaya çalışıyor ve sürekli onaylanma güdüsüyle yaşıyor. Kadın karakteri anlatmak zor olmadı mı diye sorulur. Açıkçası benim kadın karakteri anlatırım diye bir iddiam yok, normalde cesaret edemeyeceğim bir şey. Ama ben Doğa karakterinde buna cesaret ettim, çünkü bir robotu anlatmaya çalıştım, bir kadını değil. Dolayısıyla romanda hem insan doğasının hem de yeryüzü olan doğanın tarih oluşuna tanıklık ediyoruz.
BEN TÜM GÜZELLİKLERİ HAK EDİYORUM DİYEN SAPLANTILI BİR ANLAYIŞ VAR
Kendi mutluğun peşinde gitmeyen, dayatılana açık bir Doğa karakteri var. Bir yandan da ben meselesi var. Örneğin selfiler bunun en bariz örneği. Burada o zaman bir perde var sanırım yani bir tür sanallık. Kendini çok düşünüyor gibi görünmesine karşın ama kendinin farkında değil. Doğa’nın temsil ettiği karakter nasıl bir karakter?
Bunlara da çok kafa yordum gerçekten, ilk başta kentsel dönüşüm vardı, sonra Doğa karakteri de eklenince bambaşka bir boyut eklenmiş oldu. Benim de çok kafa yorduğum bir konu bu, ‘ben çağı’ deniyor. Hatta romanı bitirdiğim zaman selfie çılgınlığı daha başlamamıştı. Başlasa büyük ihtimal bir yerde geçirirdim, çünkü tam da Doğa’nın tam da yapacağı bir hareket. İnsanlar kendini sürekli hayatın merkezine koyma telaşında. Bu güzel bir şey olabilirdi; insanın özgün halini alması, kendini hayatın merkezine alması güzel olabilir, ama tehlikeli olan bunun altını dolduracak hiçbir birikimin olmaması. İstiklal Caddesi’nin bir ucundan bir ucuna hemen her gün yürüyorum ve her gün 10 ila 50 insanı selfie çekerken görüyorum, sonradan dönüp bakmıyorlar bile çektiklerine. Bu bir tür ‘ben bu hayatın merkezindeyim’ deme telaşı. Şu var, insanlar sadece var olduğu için kendine ben tamamım diyor. Kendilerini geliştirmek için, birikimlerini artırmak için herhangi bir ihtiyaç duymadan. Ben tüm güzellikleri hak ediyorum gibi tuhaf, saplantılı bir düşüncesi var insanın.
‘Ben’ kendisine çok yakın gibi duruyor ama değil. Sonuçta şöyle bir durum var; çok tek başınayız. Bu tek başınalıkta da insan kendi üzerine kafa yormuyor, çelişkilerini, mutsuzluklarını, mutluluklarını tahlil etme gibi bir ihtiyacı ortaya çıkmıyor aslında…
Ben genelde kötümser bir insanım ve yazarlığım dışında da böyleyim. Özellikle içinde bulunduğumuz Ortadoğu coğrafyasını kısa vadede kötümser, orta vadede daha kötümser, uzun vadede çok daha kötümserim. İnsanlığın kendisini bozması dünyanın kötü gidişatıyla paralel. Romanda da var bu durum. Bir tür delilik… Bu deliliğin artacağını, bir noktadan sonra ülkelerin açık tımarhanelere dönüşeceğini düşünüyorum. Bir yandan da bazı durumlar kestirilemiyor. İnsan büyük büyük konuşuyor ama bir yandan da organik bir şey hayat, bazı olgular kendiliğinden değişiyor. Mesela romanı yazdığım dönemdeki sosyal medyaya bakışım şimdiki bakışımdan farklı. Romanı yazdığım dönemdeki bakışım daha kötümser ve alay etmek üzerineydi. Ama Gezi isyanından sonra şahsen karşı olduğum otoritenin lanetlediği bir şeye dönüştü bir anda sosyal medya. Benim de bu konuya bakışım değişti. Bütün haberleri oradan alabilir olduk, örgütlenmenin tamamen bitirildiği bir ortamda birtakım örgütlenmelerin filizlenmesine önayak oldu sosyal medya. Bir dayanışma platformuna dönüştü. Bu da benim kötücül bir şey olarak gördüğüm sosyal medyaya bakışımı değiştirdi. Belki zaman ilerledikçe, romandaki kötü atmosferle ilgili başka şeyler de değişecektir. Çok da peşin hükümlü olmamak lazım.
‘EN KOLAY OKUNAN OLSUN AMA KOLAY SİNDİRİLMESİN’
Romanın dili meselesi var. Dil de özellikle içeriğe uygun seçilmiş gibi. Artık edebiyat çağın diline uyuyor mu, başka bir şeye mi dönüşüyor?
Buradaki dil, çok kafa yorduğum ve bilinçli tercih ettiğim bir üslup. Romandaki yapaylığa uyacak kuru, soğuk ve mesafeli bir anlatım tercih etmeye çalıştım. Bazı okurların sabrını zorlayacak olan tekrarlardan kaçınmadım. Sürekli tekrara düşülen rutin bir hayatı ve onun içinde boğulan bir karakteri anlatırken dil olarak da tekrara düşmeye çalıştım, bunun üstüne gittim. Bunun yer yer okuma zevkini bozacağını bile bile… Çünkü benim tek derdim güzel bir metin olsun, okuma zevkini hep ayakta tutacak bir anlatımı olsun değildi. Yer yer rahatsız edici olsun. Bu tekrarlarda okur da zorlansın diye düşündüm ve dil ile kurguyu son derece sade tutmaya çalıştım. Benim en kolay okunan romanım aslında bu. Daha önceki romanlarda hem dilde hem kurguda daha çok oyun var. Ama şunu istedim, en kolay okunan olsun ama kolay sindirilmesin. Bir şeyler bir yerlerde takılsın istedim.
Peki günümüzün bu kısır döngüsünü birey ve toplum açısından ne kıracak?
Romanda anlatmaya çalıştığım şey; insanları kapsüllere yerleştirip birlikte hareket etmelerinin engellenmesi. İzole yaşamların kurulması sistemin tercih ettiği durum. Sistemler, hükümetler bütün dünyada birliktelikten, dayanışmadan korkuyor. İstedikleri hep rekabet halinde olunması. Barış gününde el ele tutan insanların polis tarafından nasıl engellendiğini gördük. Ben tekil kahramanlara inanmıyorum. Gezi’deki birlikteliği düşünün. Amerikan filmlerindeki gibi tek bir kahraman yoktu ortada.
Romanda bir alıntı var Hallacı Mansur’dan; “Cehennem acı çektiğimiz yer değil, acı çektiğimizi kimsenin duymadığı yerdir.” Bu sözün neresindeyiz?
Benim gördüğüm, Doğa Tarihi’ndeki gibi, oradaki tüm karakterlerde bir yüzleşmeme durumu var. Yani var olan durumuyla yüzleşemediği gibi kendilerine bu konuda yardımcı olacak kimseyi de yanlarında tutmuyorlar. Herkes sadece duymak istediklerini söyleyenlerle arkadaşlık yapıyor, gerisini eliyor. Böylece kendi içinde kurmadığı yüzleşmeyi, bu yüzleşmeyi sağlayacak, algıda sıçrama yaratacak herhangi birini ukala, saçmalıyor gibi etiketlerle etrafından uzaklaştırıyor.
Yazar denince aklımıza “ilham perisi” gelir. Yazarların üretiminde emeğin ve ilhamın payı hakkındaki düşünceniz ne?
İlham konusuna hiç inanmıyorum. Hatta ilham perisi denen şeyi tehlikeli bir şey olarak görüyorum. Çünkü çalışmayı, emeği dışlayan bir kavram. Ayrıca insanı yazmaktan soğutan bir şey, halbuki ilhamı, bir konu üzerine giderek, çalışarak kendi ayağına getirebilirsin. O ilham perisi güzellemesini Amerikanvari ve Hollywoodvari bir şey olarak görüyorum. İşin gıcıklandırılmış boyutu. Onun dışında ben bir sürü konuya ilgi duyuyorum. Başta edebiyat, sinema, sosyoloji olmak üzere… Ama bunlarla yazarlığıma katkısı olur da beslenirim diye ilgilenmiyorum. Bütün hayat bir proje gibi nereden nasıl beslenirim, şimdi bu okuduğum incelemeden romana nasıl katkısı olur… Gerçekten öyle bir motivasyonum yok, öyle olsa hayat çok uzun ve geçmezdi.
Ben gerçekten çocuksu bir merakla takip etme isteğiyle doluyum, bunun bir mantığı yok. Yeni çıkan, ödül alan, ses getiren filmleri izlemek istiyorum. Neden izlemek istiyorsunuz deseniz bir cevabım yok, gerçekten Cannes’da ödül almış bir filmi göremezsem rahatsızlık hissediyorum. Beğendiğim bir yönetmenin yeni filmi çıktığında görmek istiyorum. Bu biraz tuhaf bir içgüdü aslında. Sonra da bunlar bir filtreden geçerek, tuhaf kombinasyonlarla yazdıklarım üzerinde etkili oluyor. Bazen etkisi çok arka planda kalıyor, bazen çok belirgin, neyi nerden esinlendiğimi çok net görebiliyorum. Yani esinlenme konusu çok karmaşık.
‘KADINLARIN ÜSTÜNDEKİ VAROLAN GENEL BASKI RAHATSIZ EDİCİ’
Romanın kahramanı Doğa’dan yola çıkıp Özgecan Aslan’ı da anarak, Türkiye’de kadın olma meselesine nasıl bakıyorsunuz?
Kitapta aslında hep rahatsız olduğum noktalardan yola çıktım. Çağımızın görünürlük telaşı kadınlarda kodları daha belirgin ve acımasızca. Erkeklerde görünürlük meselesi zengin olma güdüsüyle ortaya çıkarken kadınınki daha fiziksel bir durum alıyor. Romanda bunu belirtmekle birlikte asıl yapmaya çalıştığım şey, kadının üzerindeki baskıyı resmetmeye çalışmaktı. Bir haksızlık, adaletsizlik var kadınların yaşamında. Her alanda kadının her şeyine karışılıyor. Devlet kaç çocuk yaptığına karışıyor, kadın dergileri hangi pozisyonu tercih edeceğine karışıyor, medya da öyle… Moda başlı başına bir baskı aracı. Bu çok rahatsız edici bir şey. Diğer bir sorun da kadının bundan rahatsız olmaması. Kadının eril dili kabullenmesi. Mesela bazı kadın milletvekilleri öyle açıklamalar yapıyor ki kanımız donuyor. Bir kadın nasıl o dili kullanır, şaşırıyoruz. Bu ve varolan genel baskı beni rahatsız ediyor. Bugünlerde bu konuları daha çok konuşmaya başladık, umarım konuşmalar kalıcı ve olumlu bir etki oluşturur.
Edebiyat dünyasında bakış açınızı etkileyen isimler kimler peki?
Çok sevdiğim yazarlar var ama Kafka’yı anmak isterim özellikle. Çok denenmiş ve tekrar edilmiş bir atmosferi var. Ama o atmosferden hala çok etkileniyorum. Mesela Dönüşüm’ün ardındaki düşünce: insanlık böcekleşmeyi hak etmiyor. Bu kaygıya benzer bir kaygıyı, Doğa Tarihi’nde de taşıdığımı söyleyebilirim. Doğa’nın da robotlaşmış hayatını düşünürsek şu an insanlar böyle bir hayatı da hak etmiyor. Kafka’nın insanların hayatı hakkındaki isyanını paylaştığımı düşünüyorum. Yakın zamanda Refik Halit Karay’ları tekrar okumaya başladım. Bazılarını da ilk defa okuyorum. Resmi edebiyatı elinin tersiyle itmiş ama mesela Yeraltında Dünya Var adlı romanını okudum yakın zamanda. Bugün bağımsız sinemanın yapmaya çalıştığı kurgu numaralarını daha o zamanlarda bu romanla yapmış Refik Halit Karay. Alman, Avusturya edebiyatını da çok seviyorum. Thomas Bernhard’ın hakaret senfonisi diyebileceğimiz bir üslubu var ve korkunç sert. Müthiş tavizsiz. Kendi toplumunu yerden yere vuruyor yazdıklarıyla. Yine de her sene bir onur ödülü veriyor Avusturya bu yazarına. Bizde hayal bile edilemeyecek bir durum.
Milliyet Pazar / Güliz Arslan / 01 Haziran 2014
Plaza kadını” üzerinden insanlık eleştirisi
Sizi Hakan Bıçakcı’nın yeni romanı “Doğa Tarihi”nin kahramanıyla tanıştırayım. Doğa 35 yaşında, hoş bir kadın. Bir plaza çalışanı, bir site sakini, bir AVM sever. Hayatı bu üçgen içinde geçiyor. Ve tabii Facebook’ta… Her fırsatta aynaya bakarak, bir kahve daha içerek, telefonundan e-postalarını kontrol ederek, toplantılara girip çıkarak, her daim beni beğeniyorlar mı diye düşünerek… İletişim Yayınları’ndan çıkan kitabın yazarıyla, nispeten plazalardan uzak bir yerde buluştuk, Doğa’yı çekiştirdik.
Acıyor musunuz siz Doğa’ya? Kahramanınıza karşı hissiyatınız nedir?
Karmaşık duygular içindeyim; üzülmekle sinirlenmek arasında gidip geliyorum galiba. Sahip olduğu imkanlara rağmen kendini baskılardan koruyamadığı için kızıyorum. Ama neden böyle yaptığını da anlayabiliyorum. Adına yaşam denen o koskoca boşluğun içinde öylece salındığı gerçeğiyle yüzleşmemek için böyle yapıyor. Bunu düşününce sinirim üzüntüye dönüyor.
Nasıl karar verdiniz bir plaza kadınını anlatmaya?
Kentsel dönüşümle birlikte her yerin plazalara, AVM’lere, sitelere dönüştüğü yeni hayat biçimine odaklanmak istedim bu kez.
Plaza hayatını bir kadın üzerinden anlatmak daha mı cazip bir yazar için?
Kadının dünyasının daha oyuncaklı, renkli ve ayrıntılı olduğu bir gerçek. Romanı roman yapan da ayrıntılardır. Ama beni kadın karakter yazmaya iten bu değildi. “Hep erkek karakter yazdım, değişiklik olsun” düşüncesi de değildi. Beni rahatsız eden sistemin daha çok kadının üzerinde bir baskı kurduğunu düşünüyorum. Hükümetten tutun medyaya kadar, reklamlardan tutun eğlence sektörüne kadar her şey kadınların hayatına burnunu sokuyor. Erkek daha konformist bir alanda olduğundan daha az darbe alıyor.
Kadınları eleştiriyor gibi görülmek korkutmadı mı sizi?
Eleştirilen karakter kadın diye kadınları eleştiren biri olarak görülmekten korktum. Aslında bir kadın böyle bir duruma düşmemeli gibi bir isyanla çıktım yola. Bu gözle bakıldığında anlatının feminist bir boyutu da var bence. Bir de şöyle bir durum var: Bir erkek karakteri eleştirel bir dille anlattığınızda bu bir insanlık eleştirisi olarak algılanıyor. Ama aynısını bir kadın karakter üzerinden yaptığınızda konu kadın düşmanlığı olarak görülebiliyor. Tabii böyle olmasının da gayet anlaşılır sebepleri var. “Doğa Tarihi”nde yapmaya çalıştığım şey için kadınlık değil, insanlık eleştirisi diyebilirim. Aynı şekilde sınıfsal bir düşmanlık yapmış gibi algılanmak da istemem. Bütün imkanlara sahip olmasına rağmen kendini bu hayata hapsetmesini eleştirmek için Doğa’nın varlıklı olmasını istedim. Yoksa Doğa’nın sorunu zenginlikle ilgili değil.
Kurumsal hayata dair bunca ayrıntıyı nereden edindiniz?
Öğrencilik yıllarında punk kültürle haşır neşir olup sonra tayyör dünyasına ani geçiş yapan çok insan tanıdım. “Ne yapalım, para kazanmak lazım” gibi gayet anlaşılır bir açıklaması da yok çoğunun. Bu yeni hayatı “Zaten böyle olmalıydı” dercesine sahipleniyorlar. Herkes hayatında istemediği şeyleri yapmak zorunda kalıyor, buna kim, ne diyebilir? Eleştirdiğim; bunun yapay bir tutkuyla, tuhaf bir gururla sahiplenilmesi…
Sahiplenmedikleri halde böyle yaşamaya devam etmeleri de çok büyük bir ikiyüzlülük olmaz mıydı?
Evet ama oradaki kritik nokta sahipleniyormuş gibi yapılması. Doğa sahipleniyormuş gibi yapıyor. Bütün hayatı “mış gibi” zaten. Romanda bir detay var: Doğa bir pazar günü, rahat etmek için değil, rahat görünmek için rahat bir şeyler giyip evden çıkıyor. Hayatı her ayrıntısıyla bir tiyatro oyununa dönüşmüş durumda.
Twitter’da Plaza Kaşarı isimli bir kullanıcı var. Takip ediyor musunuz?
Kitabı bitirmekle uğraşırken yazar arkadaşım Nermin Yıldırım bahsetti. Baktım ve çok eğlenceli buldum. Ama ben baştan sona Doğa’yla alay etmek istemedim. İlk iki bölümde Doğa’ya dışarıdan, acımasız bir gözle bakıyorum ben de. O da zaten hayatını dışarıdan bakan bir göze göre yaşıyor. Üçüncü bölümdeyse o dışarıdan bakan göz kayboluyor. Artık dikizlemeyi bırakıp Doğa’nın içine ışınlanıyoruz. İlk iki bölümdeki mesafeli ve ironik bakış son bölümde darmadağın oluyor.
Kitapta bir de Facebook eleştirisi var. Sizin hesabınız var mı?
Evet var. Kitaplar ve yazılarla ilgili bilgi paylaşma amacıyla kullanıyorum. Facebook çok büyük bir ihtiyacın üzerine kuruldu, o yüzden bu kadar popüler oldu. İnsanların beğenilmeye ve onaylanmaya ihtiyacı var. Orada da “beğen” diye bir tuş var. Şunu da söylemem lazım, romanı yazma sürecinde yaşadığımız Gezi olaylarından sonra Facebook’a bakışım olumlu anlamda değişti. Aslında alay etmesi çok eğlenceli bir konu Facebook. Ama bugün gönül rahatlığıyla bunu yapamıyorum çünkü birçok yerden alamadığım bilgiyi, haberi oradan alıyorum. Bir de şu var; bugün en çok eleştirdiğim insanlar eleştiriyor hatta lanetliyor sosyal medyayı. Tabii ki bambaşka bir nedenden dolayı… Yine de hal böyle olunca benim içimden gelmiyor eleştirmek. Ama hâlâ Doğa’nın Facebook’u kullanma şeklini yadırgıyorum o ayrı.
Genç ve umut vaat eden yazarlar listesinde akla ilk gelen isimlerden biri oluyor isminiz… Ne hissettiriyor bu?
İşin bu kısımlarını yazarken hiç düşünmüyorum. Sadece bu konuyu en iyi nasıl anlatabilirim derdine düşüyorum. Zaten genel anlamıyla yazar kimliğiyle barışamadığımı söyleyebilirim. Bunu tevazu şovu olsun diye söylemiyorum. En değerli şey hayal gücü ve bu yazar olmayanlarda da var. Yazarlar sadece inatçı ve takıntılı bir şekilde bunun üstüne gidiyorlar. Sadece bunu yapıyor diye onun hayal gücü yazar olmayan birininkinden daha kıymetli olmuyor. Yazarlar ve okurlar diye bir ayrım yapıp kendimi de yazarlar tarafına atıp rahat bir nefes alamadım hiç. Edebiyat tarihinin yayınevleri tarafından reddedilmiş başyapıtlarla dolu olduğunu da biliyorum ayrıca. O yüzden kitaplarım yayımlandı, iki-üç de olumlu eleştiri aldı diye yazar ruh haline giremiyorum.
Yazar olmayı hayal eder miydiniz?
Hiç etmezdim. Gitar çalıyordum, resim yapıyordum. Onlara daha yakın hissediyordum kendimi ilk gençliğimde. Beklenmedik bir şekilde edebiyat ağır bastı sonra ve diğerleri hobi olarak kaldı.
Sırada nasıl bir kitap var?
Yeni bir roman fikrim yok. Ot Dergi’de öykü yazmaya devam edeceğim. Belki sıradaki bir öykü kitabı olur.
Star Kitap / Yusuf Çopur / 12 Haziran 2014
Tüm sahip olduklarımıza rağmen hep eksik bir yanımız
Hepimiz “aktif”iz, beğeniliyor, fawlanıyor, dürtülüyor, görünüyoruz. Her an. Her yerde. Merak duygumuz ölmek üzere. Her şey bir tık ötede. Kablolar ve kulelere hapsolmuş hayatlarımız. Tüm sahip olduklarımıza rağmen hep eksik bir yanımız. İçimizi unuttuk, dışımızda yaşıyoruz. İçimizden gelen sesi kıstık çevreden gelenlere kulak kesiliyoruz. Kim ne der? Beğenirler mi? Fark ederler mi?
Herkes mutlu olmak istiyor. Hatta “mutlu olmalıyım,” diyor. –malı. Gereklilik. Beklenti. Kaygı. Ve mutsuzluk. Uzattım biliyorum. Kitaplar. Kimi zaman bildiğimizi unuttuğumuz konuları hatırlatır, düşündürür bize. Bilmeyi unutmak… Bildiğini unutmak. Kitaplar… Bende de öyle oldu. Hakan Bıçakçı’nın Doğa Tarihi’nden sonra bir kez daha düşündüm sahip olmayla mutluluk arasındaki bağı. Ve hayata dair birçok çıkmazı. Yazarıyla post modern zamanın parçalanmış, parçalarında kaybolmuş insanını anlatan romanını konuştuk.
Okurlarınız sizi daha çok gerilim ve korku romanlarınızla tanıdı, daha sonra fantastik hikâyelerinizi okudu. Doğa Tarihi’nde de gerilim anları ve fantastik unsurlar var. Ancak bu kısımlar üç bölümden oluşan romanın son bölümünde kullanılmış sadece. Konu gereği mi böyle bir tercihte bulundunuz?
İlk iki bölüm boyunca romanın başkarakterini dışarıdan bir gözle izliyoruz. Onu adım adım dikizliyoruz. Burada bir uyum söz konusu çünkü karakterimiz de izlenmek için yaşıyor. Ancak sonra bu uyum bozuluyor. Son bölümde karakterin bilinçaltına doğru bir yolculuk başlıyor. Gerçekle hayalin arasındaki sınırın belirsizleştiği anlatı da ancak bu noktadan sonra başlıyor. Romanın içeriği ve kurgusu gereği böyle bir ayrım yapmaya karar verdim. Yargılayarak uzaktan bakan bir göz sonunda o karakterin içindeki girdaba kapılsın istedim. Romanın gerilimli ve fantastik kısmı sadece son bölümü olduğundan da diğer kitaplara göre hacim olarak daha az yer altı bu anlatı türü ama yine de olması gerektiği ölçüde mevcut bence.
Postmodern insanın “görünme” hevesine, teşhir merakına, haz tutkusuna, hızlı ve her şeyiyle “smart” (akıllı mı deseydim) dünyasına eğiliyorsunuz. Heves, teşhir, haz, hız, smart teknoloji tüketiyor mu insanı, insanlığı, insaniyeti?
Çok doğru söylediniz. Bu benim tespitim değil tabii. Huxley, “Cesur Yeni Dünya”da teknolojinin geleceği noktanın insan aklını dumura uğratarak kitleleri pasifize edeceğini söylüyordu. Marx da bu konuya değindi sürekli. Yani sıfırdan bir tespit yok burada. Bilinen ve tartışılan bir konuyu deşmeye ve kendimce örneklendirmeye çalıştım sadece. Teknoloji dışındaki teşhir ve görünürlük kaygısı için de aynı durum geçerli. Doğa başkalarının nezdinde tutmak peşinde. Bu hırsı da onu yıpratıyor. Çünkü bitmeyen bir yarış halinde.
Her şeye sahip olan yalnızlar toplumunda tek başına kalmış mutsuz bireylerin bir örneği kahramanınız. Mutsuzluk nerede başlıyor sizce?
Mutsuzluk “mutlu olmalıyım” kararıyla başlıyor bence. Örneğin yılbaşı gecesi eğlenmeliyim dersiniz ve sonuç genellikle hayal kırıklığı olur ya onun gibi bir şey. Her gecenin yılbaşı olduğu ve kesintisiz olarak mutlu olmaya mecbur olduğunuz bir hayat düşünün. Bitmeyen bir kâbus… Kahramanın durumu biraz böyle… Bu kadar baskıya dayanmak da kolay değil tabii. Mutluluk aslında bir kaygı… Mutlu olma gerekliliği bir süre sonra bir yüke dönüşüyor.
Doğasından kopmuş “gereklilik” halini almış beklentiye kurban edilmiş bir mutluluktan bahsediyorsunuz sanırım?
Bugün mutluluk bir tür ödev… İşin sakat yanı da şu: Herkes için ayrı olması gereken mutluluk artık ortak kodlar üzerinden değerlendiriliyor. Yani bir tür dogmaya dönüşüyor.
Aidiyet duygusunun yerine sahiplilik duygusunun hakim olduğu zamane insanının duygu aşınmasını neye bağlıyorsunuz?
Aşınmayı şuna bağlıyorum. İnsanlar hedeflerini kendileri koymuyorlar. Birileri onlar için belirliyor bu hedefleri. Yani içten gelen değil dışarıdan dayatılan meseleler var hep. Bu da bizleri adım adım aşındırıyor. Çoğu zaman nedenini bile bilmeden onlarca kurala uymaya çalışıyoruz. Küçük bir çocuk gibi…
Bilgi çağında insan yorgun, bitkin, mutsuz ve halsiz… Bunu nasıl okumalıyız.?
Her türlü bilgi yanı başımızda, elimizin altında… Ancak bilgiye ulaşmak kolaylaştıkça ona ulaşmak isteyen insan sayısı azalıyor bence. Meraklar yok oldu sanki. Nasılsa cevabı bir tık ötede öyleyse bu cevabı merak etmem anlamsız gibi paradoksal bir durum var. Aynı durum benim için de geçerli tabii. Lise çağında walkman’deki bir kasetle iki üç ay geçirirdim. Şimdi 32 gigabayt’lık mp3 çaların içindekilerden bir iki haftada sıkılıyorum.
Doğa, “sıkışmış” bir karakter. İkilemde. Geçmişi ve şimdisiyle. Hatıraları ve hayalleriyle. İki kadın. Bir “arayış” romanı diyebilir miyiz son kitabınıza ya da bir bölünmüşlük romanı?
İkisi de doğru tanımlar. Arayış da var bölünmüşlük de. Önce bölünmüşlük geliyor, ardından arayış… Hayata kariyer odaklı bakan birinin geçmişe dönük arayışındaki tezatlık durumu var bir de.
Her şeye hakim olmayı isteyen insan sonunda her şeye mahkum oluyor. Etken bir durumdan edilgen bir karaktere bürünüyor. Romanınızdaki gibi, kablolar ve kuleler arasında bir yaşam. Bir uyanış olmazsa hazin bir hiçlik ve son bizi bekliyor. Ne dersiniz?
Çok iyi bir özet oldu bence bu. Tamamen katılıyorum. Mutluluk reçetelerine uymak yerine bizi gerçekten mutlu eden şeylerin ne olduğunu düşünerek başlayabiliriz belki bu hazin sondan uzaklaşmaya.
SabitFikir (Odak Yazar Dosyası) / İpek Bozkaya / 12 Ekim 2015
İsmiyle Müsemma Olmayan Bir Plaza Çalışanının Hezeyanları
Doğa Tarihi, modern hayatın dayattığı rutinleri, bu rutinde farkındalığı yitiren yalnızı, mekanik bir şekilde her gün aynı şeyler yapan, aynı hırslara bürünen, aynı çarkı döndüren, sistemin kölesi olmuş, satın aldıkça güçlü ve mutlu insanı anlatan bir distopya. Bu distopya bir yok-ülkeyi ve geleceği değil, bugünü ve varolanı anlatıyor.
Büyük bir rezidansta 1+1 ev almak için on yıllarca ödeyeceği bir borcun altına giren, maaşından fazla olan daha yeni bir telefonu yirmi dört takside böldürüp ona sahip olma hırsına bürünen günümüz insanını anlatıyor. Dahası bütün bir tüketim toplumu klişelerinden, daha yeni kıyafetten, daha yeni arabadan, daha yeni ayakkabıdan, daha güzel görünmek için daha çok estetik ameliyattan, daha çok cilt bakımından, daha iyi evden, uyuşturucu etkisindeki sosyal medyadan, üzerinde alanın isminin yazıldığı beyaz karton kahve bardaklarından, havasız spor salonlarından dem vuruyor. Led ışıklı, klimalı dört duvar arasında, daha fazla tüketmek için mail üreten insanları anlatıyor.
Bu distopyaya göre bugün bir çukurdadır ve çıkış imkansızdır. Tuvalete girmek, internete girmek, eve girmek, telefonu açmak kısacası her şey için bir şifre (****) gerekmektedir, klimalı dev plazalar ortalığı sarmıştır, iletişimi maille sınırlı olan plaza çalışanları parlak ışıklar haricinde kalan şeyleri beğenmemektedirler. Hiçbir ihtiyacı için sahibinin dışarı çıkmasına müsaade etmeyen İngilizce isimli lüks siteler kuaförü, marketi, butiği, terzisi, kafesi, gazete bayisini bünyesinde barındırmaktadır. Site-AVM-Plaza gibi parlak ışıkların dışında kalan yerler, sağlıksız ağaçlar, kasvetli kayalıklar, yeşilin arasından fışkırmış yamuk yumuk binalar ve çanak antenlerle doludur. Parlak ışıklar altında yaşayan insan, büyük bir talihsizlikle buralara düşerse kozasından yeni çıkmış bir kelebek misali ürkek, şaşkın, tedirgin olur.
Kitapta Doğa, 35 yaşında, büyük bir halkla ilişkiler şirketinde -onun deyişiyle PR ajansında- üst düzey yönetici olarak çalışan bir plaza insanıdır. Eksi yedinci kattaki havalı ofisinde çalışan Doğa, on yıldır cam duvarlı, yüksek tavanlı, klima havalı, az eşyalı, ferah odasında sabahtan akşama mesai yapmaktadır. Annesiyle birlikte İngilizce isimli güvenlikli bir sitede yaşamaktadır.
Doğa’nın hayata karşı duruşu lise sonda annesiyle birlikte gittiği Londra seyahatinde şekillenmiştir. Seyahatin son gününde Oxford Caddesi’nde gezerken cebinde sadece 20 pound vardır. Bir müzik mağazasına girip çok sevdiği Speltura grubunun bir CD’sini eline alır. Grubun daha önce hiç dinlemediği şarkılarını içeren bir hazine bulmuştur. Kasaya yürürken duvarda asılı Speltura baskılı tişört görür. İkisi de 19 pound’dur. Doğa hangisini alacağı konusunda müthiş bir ikilemde kalır. Kararı tişörtten yana olur. Speltura’nın yepyeni şarkılarını dinlemek yerine, Speltura dinlediğinin bilinmesini ister.
Bu kararı hayatına sirayet eder. Artık Doğa hep onaylanma hevesidir, hep başkalarının gözleriyle kendine bakmaya başlar. Güzel görünmüyorsa çokça makyaj yapar, kırışıklıkları başladıysa botoks yaptırır, göğüsleri küçükse dolgu yaptırır, göz rengi sıradansa lens takar. Şarap içmeyi sevmediği halde şarap içiyor görünmeyi sevdiği için şarap içer. Hep arzu edilen olmalıdır Doğa. Dünya kendi etrafında dönmezse panik olur.
Doğa’nın yılları böyle geçmiştir. Hayatı böyle tekrarlarla dolu ve sıradan geçtiği için kitabın kurgusu ve dili de buna paraleldir. Doğa’nın yaşamında site-plaza-avm- facebook ne kadar varsa kitapta da bu tekrarlar bir o kadar boldur. Kitabın ilk bakışta derinlikli olmadığı fikrine kapılmak büyük bir yanılgı olur çünkü derinlikli olmayan bir şeyi derin anlatmak, derin bir ironi olurdu. Kitabın dili Doğa’nın yaşamının tam paralelindedir. Kitapta yazar kısa cümleleri çok kullanmıştır, bu da uzun cümle okumaya kimsenin tahammülünün kalmadığı twitter devrinin parodisidir. Kitabın ilk bakışta doyurucu olmadığını, karakterlerin derinine inilmediğini düşünmek, yine Doğa’nın ve ele alınan yaşamın doyurucu ve derinlikli olmamasından ve kitabın buna uyan bir yapı yaratmaya çalışmasından dolayı yanılgı olur. Günlük hayat doyurucu ve derinlikli değildir, dolayısıyla kitabın dili de bunu yansıtmak durumundadır.
Doğa Tarihi, distopik bir mekanda, her gün aynı şeyleri yaparak ömrünü geçiren tüketim toplumu insanlarını anlatan Black Mirror’ı hatırlatıyor.
Doğa’nın hayatını ise kitabın başındaki epigraf özetliyor. “Başkalarının gözleri, bizim zindanlarımız; başkalarının düşünceleri, bizim kafeslerimiz.” Virginia Woolf
Kitap Eki / Kasım 2018 / Yurdagül Sayıbaş
Vitrinde Yaşamak
“Birçok şeyin gösterildiği için ve göründüğü kadarıyla var olduğu, sergilendiği için ve seyredildiği kadarıyla değer kazandığı bir toplum çıktı ortaya. Epeydir vitrinde yaşıyoruz hepimiz.”1
1980 darbesinden itibaren kamusal alanın yeniden kurgulanması ile yeni bir hayat tarzı ortaya çıkmıştır. Bir taraftan yasaklar kendini gösterirken diğer taraftan halk var olacağı yeni alanlar yaratmaya başlamıştır. Elbette bu yeni hayatın dayatmaları da yukarıdan, yönetimden gelmektedir. İnsanları reklam aracılığı ile tüketime yönlendirirken alış-veriş yapmanın hayatın temel anlamı haline getirmek söz konusudur. Kamusal alanda görünür olmak her öznenin dilediği bir özelliktir. Ancak zaman içinde bu görünürlüğün içi boşaltılmış, insanlar vitrindeki mankenlere dönüştürülmüştür.
“İşte Doğa’nın hayatını şekillendirecek karar anı gelmişti. Albümü alırsa çok sevdiği Sepultura’nın yepyeni şarkılarını dinleyecekti. Tişörtü alırsa herkes onun Sepultura şarkıları dinlemeyi çok sevdiğini bilecekti…. Albümü geri bırakıp tişörtü aldı.”2
Hakan Bıçakçı son romanı Doğa Tarihi’nde yeni gelişen bir yaşam biçiminin eleştirisini yaparken Doğa adlı temel kahramanın, fantastik rüyalar ve kabuslar aracılığı ile öteki benine doğru bir yolculuğa çıkarıyor okuru. İlk gençlik çağında şarkıları dinlemeyi seçmeyerek tişörtü alarak dış dünyaya verdiği önemi ortaya koyan Doğa, bundan sonraki hayatının da nasıl şekilleneceğini belirler. Hayatının her anında vitrinde olmak… Plaza-AVM-Site üçgeni içinde yaşayan -daha doğrusu yaşar gibi yapan- Doğa, kendine oluşturduğu yapay hayatın içinde mış gibi yaparak özünden uzak yaşamaktadır. Bir şirkette üst düzey yönetici olarak çalışan 35 yaşındaki kadının tek düşüncesi işinde yükselmek, herkesin her anlamda beğenisini kazanmak, alkışlanmak; kısacası bir numara olmak onda hastalık derecesinde bir tutkudur. Bu tutkunun peşinde koşturmaktan kendi hayatını kurmadığı için yaşayamaz da…
Romanın temel kahramanı Doğa da hayatı yüzeyde yaşayan, derinliği olmayan bir karakter. Başkaları ise onun hayatının merkezinde yer alıyor. Facebook beğenilerine göre profil resmi belirliyor. Rahat etmek için değil; rahat görünmek için eşofman giyiyor. Başkalarına nasıl göründüğün bu kadar ön plana çıkınca insan kendisi olmayı zaman içinde unutur. Asıl varlık içinde ikinci bir kimlik olarak yaşamını sürdürmeye çalışır. Tıpkı sırlanmış bir ayna gibidir bu tür insanlar. Aynaya yansıyan görüntüleri bir gün sır dökülünce kayboluverir. Romanın Eski Ayna, Yeni Ayna ve İki Ayna Arasında adlı bölümlere ayrılması da yazarın bir metafor olarak aynayı kullanmasından ileri gelmektedir. Öte yandan ayna başkalarına göre kurgulanmış bir hayatı yaşayan Doğa’nın bir yansımadan ibaret olan hayatını göstermektedir. Eski ayna geçmişi ki bu aynayı bir kriz anında kırar Doğa; yeni ayna ise şimdiyi yeni hayatını temsil eder. Başka bir kriz anında bu aynanın üzerine kusar. Doğa geçmişi ile şimdisi arasında kabuslarla boğuşurken iki ayna arasındadır.
Diğer taraftan her insanın hayatında sevdiği, değer verdiği, diğer yarım olarak adlandırdığı bir insan vardır. Bu insan bir bakıma bir ayna görevi görerek insana kendisini gösterir. Eski sevgilisi Ulaş, Doğa’nın geçmişi ile bağlantı kurmasını sağlar. Doğa asıl var oluşunun orada olduğunu düşünür. Bu günün aksine hippi kıyafetleri ile dolaşan, dağınık bir genç kızdır geçmişte Doğa. Şimdisinde Onur ile beraberdir. Dış görünüş olarak beğenmediği, ancak toplum tarafından onay alacağını düşündüğü için beraber olduğu bir kişidir. Bir bakıma oluşturmaya çalıştığı vitrini tamamlayan kişi onun sevgilisi olmuştur.
Zamanla modernleşen toplumda kadınlar kamusal alanda daha çok görünmeye ve bir yer edinmeye başlamıştır. Kadının toplumsal cinsiyet kodlamalarının yanlış olması ise bu görünmeyi çarpık bir biçime sokar. Cansız vitrin mankenlerine dönüşen kadınlar, sistemin pazarında satılan, reklam malzemesi olarak kullanılan bir mala dönüşürler. Doğa çalıştığı şirketin yeni yüzü olarak seçilir ve reklam afişlerinde resimleri basılır. Duygusuz, düşüncesiz bir vitrin mankenidir Doğa da. Hayatının en önemli problemi küçük göğüsleridir.
Diğer önemli bir nokta ise modernleşen toplumun kadın üzerinde gelenekler aracılığı ile kurduğu baskının da boyut değiştirmesidir. Doğa, bedenen mükemmel olduğu zaman her şeyin yoluna gireceğine inanır. Bu, yaşadığımız ekran çağının, kadının hayatına dayattığı başka bir zorlamadır. Bu dayatmalar Doğa’yı adeta köşeye sıkıştırır. Kendi benliğinden uzaklaştıkça onaylanma, beğenilme arzuları daha da belirginleşir. Öyle ki sürekli kilo verdiği halde şişman olduğunu düşünür. Yüzündeki kırışıklıklar için botoks yaptırır.
Doğa’nın çevresi ile ilişkisini belirleyen de yine aynı yüzeysel düşüncelerdir. Uzun süreli arkadaşları olmaz. Bir defa kendisinden her hangi bir yönden üstün biri ile arkadaş değil rakip olabilir ancak. Bu nedenle gittikçe yalnızlaşır. Sonunda bu yalnızlıktan hayalı küçük adamlarla arkadaşlık kurarak kurtulmaya çalışır. Psikiyatrisin verdiği ilaçları da kullanmayı bırakır. Ve cinnet kaçınılmaz olur.
Romanda baskın bir üçüncü kişi anlatımı kullanılmış. Doğa’yı monoton hayatı içinde betimleyen anlatıcı onunla ve onun gibi olanlarla alay eder. Doğa gibi bir kahraman yaratarak bir çoğumuzun içinde yaşadığı karabasanı bize aktarmaya çalışır. Bedenlerinin dışındaki varlıklarını hiçe sayan bu insanların mutlu olması mümkün değildir. Nitekim Doğa, üç büyük kriz geçirir. Ruhu yaşadığı yapay hayata dayanamaz. Onu adeta boğan bütün olaylar zihnini doldurur.
Son derece akıcı bir dile yazılmış roman, toplumun bugün geldiği noktaya ayna tutan bir distopya gibidir. Herkes kendi vitrininde ruhsuz bir hayat sürdürürken cinnet toplumu yaratılmış olur. Bir taraftan da kadının zamana ve erkeğin bakışına hapsoluşunun romanıdır Doğa Tarihi.
Vitrinde Yaşamak, Nurdan Gürbilek, Metis Yayınları,1988
1. Vitrinde Yaşamak, Nurdan Gürbilek, S. 29
2. Doğa Tarihi, Hakan Bıçakçı, İletişim. 2014