Öykü, İletişim Yayınları
179 s, 2015
Hikâyede Büyük Boşluklar Var / Özet
I. İLİŞKİ DURUMU
- Ne işi var Rufus Wainwright’ın senin düğününde?
- İki Bahar
- Bugs Bunny’nin Sigara Molası
- Metrobüste Cany Crush
- Yıldönümü
- Başka biri mi var?
- Otomatik Ayrılık
II. YALNIZ PERSONEL
- Yalnız Personel
- Herkes Öykü Yazabilir
- Kutlama
- Bir Düğün Metalcisi
- Sahnedeki Dinleyici
- Trafik Kilit
- Üç Kişilik Bir Kişi
- Misafir
III. NASIL OLUR?
- Kayıp
- On Üç Maymun
- Yemek Vakti
- Hayvanlar Gibi Bir İntikam Masalı
- Dünyanın En Çok Yanlışlıkla Fotoğrafı Çekilen İnsanı
- Falda İddialıyız
- Ağlatan Ayna
- Kulak Burun Boğaz Vicdan
- Gece Yolculuğu
- Başkasının Kalemi
- Beyaz Masa Örtüsü
- Yatay Geçiş
IV. ARA BÖLGE
- Sessiz Dans
- Belli Belirsiz Bir Baş Ağrısı
- Cesaret Testi
- Serbest Piyasa
- Selfie Dedektifi
- Bana Bayan Deme
- Jüri Özel Uykusu
Hikâyede Büyük Boşluklar Var / Alıntılar
YALNIZ PERSONEL
(…)
Son birkaç aydır bomboş gözlerle monitörlere bakıyordum sadece. Bazen sırf sokaktan geçen insanlar olarak görüyordum güvenlik kamerasının çektiği kalabalığı, bazen film izlediğim dönemden kalma alışkanlıkla bir sahneyi takip eder gibi bakıyordum onlara. Birinin kolu diğerinin burnu kırılmış iki genç adam sohbet ederek geçtiğinde bir kere… Siyah beyaz… Onları film gibi seyretmiştim mesela. Ekranda kaldıkları süre boyunca düşünmüştüm. Nasıl bu hale geldiklerini…
İlk aklıma gelen kavgaya girmiş olmalarıydı. Fazlasıyla iyi anlaşıyor gibi görünmeleri bu duyguyu vermişti bana. Kavga çıksa biri diğerini yalnız bırakmazdı. Belli ki öyle olmuştu. Kavgada yumruk sayılmazdı. Çok da kötü sayılmazlardı. Birinin kolu diğerinin burnu kırılmıştı sadece. Acaba karşı taraf ne haldeydi? Belki de karşı taraf falan yoktu. Birbirleriyle kavga etmişlerdi. Sonra araları düzelmişti. Özür dilemeler, sarılmalar. Kaynayan kemikler. Belki de kavga falan yoktu. Trafik kazası geçirmişlerdi. Hangisi direksiyondaydı? Sanki burnu kırılan… Belki de başlarına gelenler birbirlerinden bağımsızdı. Yani ayrı yerlerde ayrı olaylar sonucu yaralanmışlardı. Ve hastanede tanışmışlardı. Bekleme sırasında. “Geçmiş olsun” diyalogları arasında. Çıkışta bir tost yemişlerdi. Sandviç ekmeğine. Çift kaşarlı. Biri ödemiş, diğeri itiraz edince… “Bir dahakini de sen ısmarlarsın.” Böylece bir daha görüşülmüştü. Sona bir daha…
Birinin kolu diğerinin burnu kırık siyah beyaz ikili güvenlik kamerasının güvenli sularından çıkıp gitti. Yok oldu. Karanlığa karıştı. Başını ve sonunu bilmediğim film bitti. Film sona erse de ekranı kapatmıyordum. Yedi gün yirmi dört saat açık durmalıydı monitör. Otelin broşüründe ve internet sayfasında “7/24 özel güvenlik” yazıyordu çünkü. Açık durmalıydı ve ben de başında durmalıydım. Tek başıma. Yapayalnız. Kapıda yazdığı gibi… “Yalnız Personel”. Mezar taşı gibi tepemde dikilip duran kapalı kapıda. Derin bir nefes aldım. “Bu boş odada bomboş oturmak beni çürütüyor” diye düşündüm. “Yarın ilk iş, işi bırakacağım.”
Ertesi gün istifa etmeye üşendim. Dokuz sene daha kaldım. Kendime ait o personel odasında.
ÜÇ KİŞİLİK BİR KİŞİ
Her şey, rakıdan dönmüş kafamı meyhanenin tuvaletindeki aynada üç ayrı açıdan görmemle başladı. Her şey, rakıdan dönmüş kafasını meyhanenin tuvaletindeki aynada üç ayrı açıdan görmesiyle başladı. Her şey, rakıdan dönmüş kafanı meyhanenin tuvaletindeki aynada üç ayrı açıdan görmenle başlıyor. Musluğu açıp yüzümü yıkadım. Musluğu açıp yüzünü yıkadı. Musluğu açıp yüzünü yıkıyorsun. Kendime gelememiştim. Kendine gelememişti. Kendine gelemiyorsun. Sakin olmaya çalışıyordum. Sakin olmaya çalışıyordu. Sakin olmaya çalışıyorsun. Masaya döndüm. Masaya döndü. Masaya dönüyorsun. Arkadaşlarım durumumu fark ettiler. Arkadaşları durumunu fark ettiler. Arkadaşların durumunu fark ediyorlar. Biri koluma girdi, dışarı çıktık. Biri koluna girdi, dışarı çıktılar. Biri koluna giriyor, dışarı çıkıyorsunuz. “Kus rahatlarsın” dedi bana. “Kus rahatlarsın” dedi ona. “Kus rahatlarsın” diyor sana. O anda midem bulandı. O anda midesi bulandı. O anda miden bulanıyor. Kustum. Kustu. Kusuyorsun.
(…)
ON ÜÇ MAYMUN
Yağ kokan metro istasyonu vıcık vıcıktı. Kalabalık üstüme üstüme geliyordu. Kulaklığımda Nailbomb’un “Wasting Away” şarkısı kakafonik kreşendolarla tepiniyordu. Yürüyen bantlara ve merdivenlere takılıp giden mekanik trafiğin huzursuz akışına kapılmıştım. Herkes birbirine şüpheli paketmiş gibi bakıyordu. Kafam önümde yürüyüp tren bekleme bankına oturdum. Yukarıda asılı duran dijital ekrana bakılırsa dört dakikası vardı.
Az havalandırılmış, çok ışıklandırılmış salonda iki büklüm oturmuş beklerken göz ucuyla tüylü bir hareket fark ettim. Yanımda oturan adamın kucağında… Yadırgatıcı bir kıpırtıydı bu. Hissi ne kediye ne köpeğe benzer… Belli belirsiz görülmesine rağmen yabaniliği seçilecek kadar tuhaf… Dönüp baktım, adamın kucağında büyükçe bir maymun vardı. Açık renk, zayıf, sevimli bir hayvan… Bakıp gülümsedim. Sonra gözlerimi sahibine çevirdim. Adam ters ters yüzüme bakıyordu. Gülümsemem yüzümde donmuştu. Bakışlarımı panikle başka yöne çevirdim. Huzursuz olup müziğin sesini sinek vızıltısına dönüşene kadar kıstım.
Tuhaf olan, trende yanına oturduğum kadının kucağında da bir maymun olmasıydı. Bu seferki itici bir hayvandı. Bir dakika içinde gördüğüm ikinci maymun olduğu için mi itici bulmuştum onu yoksa farklı bir cins olduğu için mi bilemedim. Kafamı kaldırıp trenin içine baktığımda müthiş bir kulak çınlamasıyla birlikte her yolcunun kucağında başka bir maymun olduğunu gördüm. Grinin elli tonu… Kahverenginin her tonu… Bir an için gözlerim karardı. Buz gibi, acı, tüylü bir irkilme hissettim. Benim dışımda herkesin bir maymunu vardı. Trenin kapıları açılana kadar nefesimi tutup kaskatı bir halde bekledim.
(…)
Hikâyede Büyük Boşluklar Var / Eleştiriler
SabitFikir / Yankı Enki / 02 Ekim 2015
Lütfen boşlukları doldurmayınız
Hakan Bıçakcı bize ne kadar müphem, düşsel, ironik, arızi bir hayat yaşadığımızı hatırlatırken, çatlaklarla ve boşluklarla dolu bir dünyada ayakta kalmaya çalışırken kazandıklarımızın ve kaybettiklerimizin öykülerini anlatıyor.
Hakan Bıçakcı, günümüzde değil de 19. yüzyılda ya da 20. yüzyıl başlarında yazan biri olsaydı, büyük ihtimalle ismini R. L. Stevenson, Maupassant, Giovanni Papini, Washington Irving, Ambrose Bierce gibi büyük yazarların arasında anar; tuhaf, esrarengiz, tekinsiz öykü derlemelerinde yer alan klasik kalemlerden biri olarak kabul ederdik. Sıradan, gündelik, mantıkla açıklanabilen olaylar ile olağanüstü, doğaüstü, akla mantığa sığmayan olayları bazen gerilim unsurlarıyla doldurarak, bazen de kara mizahla besleyerek eserlerinde bir araya getiren bu yazarlar, bize o dönemin akılcı Batı kültüründeki çatlakları göstermiş, egemen zihniyetin açmazlarını sorgulamışlardı. Bıçakcı ise, hem 21. yüzyılda hem de Türkiye’de geçen öyküler kaleme alarak, bazı çatlakların sadece Batı’da değil Türkiye’de de, sadece geçmişte değil günümüzde de var olduğunu gösteriyor ve tekinsizliğin evrensel durumunu tasvir eden eserler ortaya koyuyor. Bize ne kadar müphem, düşsel, ironik, arızi bir hayat yaşadığımızı hatırlatırken, çatlaklarla ve boşluklarla dolu bir dünyada ayakta kalmaya çalışırken kazandıklarımızın ve kaybettiklerimizin öykülerini anlatıyor.
Bıçakcı, yeni yayımlanan öykü kitabı Hikâyede Büyük Boşluklar Var’da, içerik, dil ve üslup olarak bir önceki öykü kitabı Ben Tek Siz Hepiniz’in peşinden gidiyor. Dört yıl aradan sonra karşımıza çıkan bu yeni öykü derlemesi, yazarın betimleme ustası olduğu yabancılaşma, vicdan hesaplaşması, intikam, rüya ve kâbus anlatıları gibi konulara odaklanmaya devam ediyor. Yeni öykü kitabının öne çıkan ekstrası ise, mizah düzeyinin biraz daha artmış olması. Tıpkı son bir yıl içinde okuduğumuz Aslı Tohumcu’nun Ölü Reşat ve Altay Öktem’in O Adam Babamdı kitaplarında olduğu gibi, sıradışı durumların arkasında yerini korumaya devam eden mizahın “kara” sıfatını takındığı öyküler, okuduktan sonra hemen bir başkasıyla paylaşmak isteyeceğimiz türden, bulaşıcı bir okuma vaat ediyor. “Falda İddialıyız”, “Serbest Piyasa”, “Jüri Özel Uykusu” ve özellikle de “Bana Bayan Deme” gibi öyküler, bu mizahın tavan yaptığı metinlerden sadece birkaçı. Bu kısacık öykülerle günümüzde sık karşılaşmadığımız bir fırsat sunuyor Bıçakcı: Bir öyküyü bitirir bitirmez, bıkmadan, defalarca üst üste okuma fırsatı.
Ben Tek Siz Hepiniz’in bu yeni kitapla karşılaştırıldığında daha melankolik, daha vahşi bir havası olduğunu kabul etmek gerek. Hikayedeki büyük boşlukları, yani toplumun, sistemin, düzenin hikayesindeki boşlukları önceki kitabında karanlıkla derinleştiren Bıçakcı, anlaşılan o ki yeni kitabında kara mizaha bu bağlamda daha çok rol veriyor.
“İlişki Durumu”, “Yalnız Personel”, “Nasıl Olur?” ve “Ara Bölge” başlıklı dört bölüm, bir önceki kitabın “Ben Tek Siz Hepiniz”, “Çalışma Saatleri”, “Sakat İlişkiler”, “Ben Neredeyim” ve “Bir Taraf Karanlık” başlıklı bölümlerini hatırlatıyor. Kaba hatlarla da olsa, bir bölümün yabancılaşan modern insana, diğerinin kadın-erkek ilişkilerine, bir başkasının sıradan hayatın sıradışı tarafına, bir diğerinin de belirsizlik durumlarına ayrıldığını söyleyebiliriz.
Fantastik ama gerçek
Genellikle İstanbul-Ankara hattında okuduğumuz öykülerin içinde bir tanesi, Paris’te geçtiği için ayrı bir yerde duruyor ama Bıçakcı ne yapıp edip bu öykünün içinde de İstanbul’a lafını çakıyor! Göze çarpan bir özellik de, kitaptaki öykülerin tamamının fantastik unsurlarla bezeli olmaması. Çoğu öykü doğaüstü unsurlarla dolu ve neden doğaüstüne yer verildiğini mesele haline getirecek kıvamda, kısacası fantastik edebiyat kategorisinde de olsa, kitaptaki kimi öyküler gerçeği olduğu gibi aktaran duruşlarıyla öne çıkıyor. Örneğin, “Kutlama” adlı öyküde olağanüstü herhangi bir unsurdan bahsetmek mümkün değil, ama sistem eleştirisini yapmaktan geri durmayan bir öykü olduğunun altını çizebiliriz. “Herkes Öykü Yazabilir” ve “Üç Kişilik Bir Kişi” adlı öyküler de, öykü yazmanın, yaratıcılığın kendisini konu edinerek, kendi içinde edebiyat oyunları yapan öyküler olarak diğerlerinden ayrılıyor.
Bıçakcı, sadece uygarlığın tanımındaki boşluklardan değil, bireyin varoluşsal boşluklarından da beslenmeye devam ediyor ve böylece zamanımızın bireyini ve kültürünü aynı potada eritiyor. Freud’dan Kafka’ya, Cioran’dan Dostoyevski’ye kadar genişletebileceğimiz tekinsiz varoluş anlatılarının yansımalarının görülebileceği öykülerde, Bıçakcı’nın anlatıcı ve kahramanlarının özellikle vicdan muhasebesine ağırlık verdiklerini ve bu ağırlığın altında ezildiklerini de görüyoruz. Kimsenin ezmediği, ama kendi kendine ezilen kahraman figürü, dış dünya ile kendi dünyası arasında sıkışık bir halde yaşayan bireyin çelişkili öyküsüne ışık tutuyor. Elbette Hakan Bıçakcı tarzı bir ışık bu; aydınlatma sebebi gölge yaratmak olan bir ışık…
Sonuç olarak, Bıçakcı’nın yeni öykü kitabının başlığında geçen “boşluklar”, akılcılığın, belirlenimciliğin, her açmazı altın bir formülle çözmeye çalışan zihniyetin hâlâ çatlaklarla dolu olduğuna işaret ediyor. Son iki yüzyılın yazarları ve düşünürleri, hakikati ne kadar çok tanımlamaya, sınıflandırmaya, sınırlandırmaya çalışırsak o kadar çok çatlakla yüzleşeceğimizi göstermişlerdi. Bıçakcı da bu yüzleşmenin öyküsünü anlatmaya devam ediyor. Hikayede gerçekten de büyük boşluklar var ve Bıçakcı da o basit ve sade diliyle, bu boşlukların içinden çıktığı hikayeyi, ya da günümüzün popüler deyimiyle “büyük resmi” gösteriyor. Bizi, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığına ikna ediyor. Son iki yüzyıldaki “Batı hikayesi”nin içindeki boşluklardan filizlenen yadırgatıcı, yer yer rahatsız edici, bazen güldüren ama genellikle farkında olmadan birlikte yaşadığımız gündelik hayatın tuhaflığının açık edildiği bu öyküler, hikayedeki büyük boşlukları kapamaya çalışmıyor. Tam aksine, boşluğu daha da genişletmeye, derin bir gedik yaratmaya ve anlam arayışı içinde yaşadığımız postmodern zamanlarımıza bir ayna tutmaya çalışıyor. Bu ayna, kitaptaki “Ağlatan Ayna” öyküsünde olduğu gibi, aslında herkesin içten içe ağladığını ama arada sırada da olsa, yüzümüzdeki maskenin edebiyat sayesinde düşeceğini hatırlatıyor. Hikâyede Büyük Boşluklar Var’ı okuyun, ama lütfen boşlukları doldurmayın!
Vatan Kitap / Mahir Ünsal Eriş / 14 Eylül 2015
Metrobüste siberpunk
Yaşayan yerli yazarlardan, yazmaya halihazırda devam etmekte olanların yeni çıkmış kitapları hakkında birkaç kelam etmek oldukça riskli. İyi kötü yazmak denen uğraşın bir köşesinden tutmuş biri olarak buna cüret etmenin türlü sakıncaları olabilir. Beğenmezsen, “Haset ediyor,” derler. “O önce kendi yazdıklarına baksın!” derler. Beğenir översen, “Aman canım bunların da işi gücü hep ahbap çavuşçuluk” diye düşünürler. Hele benim Hakan Bıçakcı‘nın yeni çıkan kitabı hakkında yazmam ise iyiden iyiye zor. Çünkü Hakan’la ahbaplık bir yana, aynı dergilere, beraberce katıldığımız çok yazarlı kitaplara yazdıklarımız ve kitap dosyalarımızı aynı yayınevi -hatta aynı editör- eline teslim etmek gibi bağlarımız da var. Yine de içimin rahat olduğunu söylemeliyim. Biraz çekinerek kalkıştığım bu işte Hakan Bıçakcı‘nın ortaya koyduğu kitap işimi oldukça kolaylaştırdı. “Gezi” gibi büyük ölçekli bir toplumsal olayın neden hala edebiyatta yansımalarını göremediğimizi, gördüklerimize de neden topluca burun kıvırdığımızı konuşup tartışıp duruyoruz epeydir. Öte yandan hemen herkesin hemfikir olduğu bir başka durum da var ortada. O da Gezi’nin hayatımıza kazandırdığı dil. Sosyal medyanın sokaklaşması ya da tam tersinden sokağın sosyal medyalaşması türünden bir dil hareketliliğiyle kendini gösteren Gezi, yalnızca sağda solda izleri kalmış sloganlarda, hala hatırlayıp güldüğümüz duvar yazılarıyla sınırlı kalmadı. Aynı zamanda basılı ve görsel medyanın da diline sirayet etti. Yalnızca “Gezicilerin” anlayabileceği, onların birebir doğuşlarına tanık olduğu espriler, söz oyunları toplumun çok geniş kesimlerine mal oldu. Bu elbette yazı yazma faaliyetimizin büyük bir çoğunluğunu kelimelerini internete döken insanlar olarak bizlerin yazı diline de kendini yerleştirecekti. Gezi döneminde karşılaşıp, çoğunlukla “90’ Kuşağı“ olarak adlarını anmayı sevdiğimiz gençlerin sokaktan medyaya, medyadan sokağa taşıdığı dil, yazılı materyallerin kimyasında da varlığını hissettirmeye başladı. Gezi’nin edebi eserin konusu ya da teması olarak var olacağı günleri dört gözle beklerken bir de baktık ki önce dildeki değişim kendini yazıya dayattı. Bunun edebiyatta da gözle görünür hale geleceğinden hiç kuşku yoktu. Hakan Bıçakcı‘nın daha yeni okuyucuyla buluşan öykü kitabı “Hikayede Büyük Boşluklar Var “ı okumaya başlar başlamaz dikkatimi çeken şey bu oldu. Hakan Bıçakcı‘nın zaten bilip tanıdığımız, ince alayları şıklıkla hikayesine yediren sarkastik diline yapılan bu takviyenin birçok hikayenin şiddetini olumlu yönde artırdığını düşünüyorum. Öyle sanıyorum ki “Hikâyede Büyük Boşluklar Var “ hakkında dikkat çekeceğim ilk şey budur. Diğer yandan, hikayenin içinde, yani kitabı oluşturan hikayelerin tümünde de Gezi’nin hiç adını bile anmadan “Gezi sonrası hayat” duygusu aldığımı itiraf etmeliyim. Birbirinden başlıklarla, konuca nisbi olarak ayrılmış dört bölümden oluşan kitaptaki hemen tüm hikayelerde klişe tabirle “şehir insanının sıkışmışlığı“ var. Bu da Gezi’den beri daha çok hissedip üstünde durduğumuz bir sıkışma hali. Ama Hakan Bıçakcı, bu klişeyi de artık ameliyat etmenin zamanının geldiğini işaret ediyor. Hakan’ın hikayesindeki insanların yaşadığı, aynı düzende aynı günleri sürmeye devam ettiği “şehir”, basbayağı bir distopya. İşin acıklı yanı, bu distopya yazarın kurgulayıp okuyucuya aktardığı bir düş/kabus ürünü değil. Basbayağı İstanbul. İstanbul’un günden güne bir korku adacığına dönüşen hali pürmelali ya da daha uygun şekilde söyleyeyim, İstanbul’un hızla distopikleşmesinin yarattığı fonu oldukça iyi görmüş Hakan Bıçakcı. Ve gündelik dertler, bir başkası için sorun bile sayılamayacak ama muhatabı için küçük kıyamet kabilinden sıkıntılar anlatırken fonda işlediği kabuslar şehri hikayenin en önemli karakterlerinden biri olma özelliği kazanıyor. Hatta belki de tüm öykülerde yüzünü illa ki göstermeyi başaran, hikayenin, hikayelerin en birinci önemdeki karakteri. Bu hengamesi hem beden hem zihin yoran şehir içinde her gün aynı yolları, aynı istasyonları, durakları, aynı binaları, odaları, aynı dükkanları, zincir mağazaları görerek yaşayan, duvarlarda, kapılarda, tabelalarda gördüğü “3 Kişiliktir”, “Yalnız Personel”, “Sağdan ininiz,” vs. türünden yazılara hikayeler uydurarak hayatını renklendirmeye çalışan, kitaptan filme, filmden oyuna, kursa, etkinliğe atlayan ama bir türlü huzura yaklaşamayan bir sürü insanı anlatıyor. Öyle ki bir gitseler hepsi rahatlayacaklar, ama hiçbiri bırakıp gidemiyor bir yandan da. Çünkü kitabın “gerçek kötü“sü olan şehir aynı zamanda her birini aynı anda büyülemeyi başaran tuhaf bir efsunun ta kendisi. Bir çeşit zihin öksesi. İçerik olarak gündeliğin arkasından görünen hikayeyi, zahirin ardında saklanan “acaib”i anlatmayı seven hikayeler denebilir “Hikayede Büyük Boşluklar Var” içindeki hikayeler için. Bununla birlikte, Gezi’nin dilsel akislerini barındırmasının yanı sıra da biçimsel olarak söylenecekler var. Buraya gelindiğinde dikkat çekilmesi gereken en önemli noktalardan biri, Hakan Bıçakcı‘nın “çaktırmadan” fantastik formlara göz kırpması. Hatta biraz daha el yükselteyim, Metrobüs’te, metroda, plazalarda, barlarda, iş yeri ve okullarda geçen bütün bu hikayelerin içinde siberpunk bir ton olduğunu söyleyebilirim. Evet. Hem de İstanbul’da, Beylikdüzü yolunda, Metrobüs’te, evet. Bir makinanın ritmini kazanan yaşamlarıyla, sürekli aynı uyaranlara hemen hemen hep aynı sırayla maruz kalan insanların zaman içinde gerçekliği kendi istedikleri ya da hiç istemeyecekleri gibi yeniden kurgulayabileceğine dair ince işaretler var öykülerde. Biçim ve içerik olarak birebir benzer denemese de yine bir başka çağdaş yazar olan Doğu Yücel’de de sık sık rastlamaya alışık olduğumuz ince işaretler bunlar. “Hikayede Büyük Boşluklar Var”ın kimyasını kurmada da epey başarılı olmuşlar. Yanlış saymadıysam, otuz dört öyküden oluşan kitapta popüler kültür göndermeleri de ‘fark edilenler’ ve ‘güçlükle fark edilsin diye incelikle saklananlar’ olarak ayrılmak üzere epey güçlü. Popüler kültürle olan bağının da “Gezi sonrası dil” denen dönüşüm diliyle olan ilişkiyi güçlendirdiğini söylemek sanıyorum ki haksızlık olmaz. Hikayesiyle olduğu kadar diliyle, bu dili kullanış biçimiyle ve başka anlatılara göz kırpan cüretiyle de ilgiyi hak eden bir kitap olmuş “Hikayede Büyük Boşluklar Var.” Laf olmasın diye, yermek için kılı kırk yardığım ama övmemek için de çok ileri gidemediğim bu okumanın ardından sanırım Hakan Bıçakcı‘nın “Hikayede Büyük Boşluklar Var” adlı yeni kitabından bana kalacak bir bilgi daha var. Ben de fark etmiştim Tunalı Hilmi Caddesi’nin artık ters yöne aktığını, ama dalga geçerler diye kimseye soramamıştım. Demek ki buna kafayı takan bir ben değilmişim. Hakan Bıçakcı’ya bir minnetim de buradandır. Artık soyadı yanlışlıkla Bıçakçı yazılmasın istediğim sevgili Hakan’a. Eline sağlık Hakan.
Radikal Kitap / Asuman Kafaoğlu-Büke / 4 Eylül 2015
Gerçeklikte boşluk var
“Fotoğraf realitenin yansıması değil, yansımanın realitesidir.” Bertolt Brecht’in bu sözü, gerçeklik algımızın ne denli öznel olduğunu çok iyi gösterir. Öykü anlatmak da aslında bir yansımadır; gerçeklik, aynı fotoğraf gibi, kendi içsel bağlantısında aranmalıdır.
Bu hafta Hakan Bıçakcı’nın Hikâyede Büyük Boşluklar Var adlı yeni öykü kitabını okurken gerçeklik algısı konusu yine öne çıktı. Yazar kitabın başlığını adeta öyküler hakkında bilgi verircesine kullanmış. Kahramanlar sanki gerçeklik içinde boş bir alana düşüyor ve gerçeklik biçim yitiriyor. Bıçakcı’nın öyküleri sade ve derli toplu, Salvador Dali’nin “Belleğin Azmi” (1931) tablosundaki gibi deformasyona uğramış, o kadar.
Kitap dört ana başlık altında toplanmış: “İlişki Durumu”, “Yalnız Personel”, “Nasıl Olur?” ve “Ara Bölge.” Öyküler genelde İstanbul’da geçiyor ve kentli bir yaşam biçimini anlatıyor. Yoğun iş temposu içinde bunalmış, evliliğin rutini içinde ruhunu yitirmiş, şehrin bunaltıcı trafiği içinde sıkışmış kahramanlar bunlar. Genelde yalnız yaşayan erkek kahramanı ya da evlilik içinde yalnızlaşmış bireyleri anlatıyor. Bazı öykülerde aile belli belirsiz arka planda varlığını hissettiriyor fakat genelde büyük şehirde yalnız kalmış, yabancılaşmış insan portreleri görüyoruz.
İş söz konusu olduğunda Bıçakcı Kafkaesk bir hava yaratıyor. Özellikle “Yalnız Personel” başlıklı bölümde yer alan öykülerde bunaltıcı bir iş ortamı var. Tanınmayan bir patrona hizmet eden çalışanların ortamdan iyice yabancılaştığı durumlar yaratıyor.
Kitabın başlığı, Hikâyede Büyük Boşluklar Var ayrıca kitapta yer alan bir öykünün adı değil (genelde böyle olur), Bıçakcı özellikle okurun dikkatini çekmek istediği bir unsuru kitabına başlık yapmış. Öykülerin hemen hepsinde bir boşluk alanı hissediyoruz. Kahramanın gerçeklikten koptuğu noktalar bunlar. Sanki paralel bir zaman dilimi içine düşüyor ve gerçeklik olarak bildiği düzen bozuluyor, hatta biçim yitiriyor. Bu durum kahramanda panik yaratmıyor, mantıkla bunu anlamaya çalıştığını, kendince açıklama getirdiğini görüyoruz. Bu yabancılaşma anının yazarın öykülerinin en belirgin özelliği diyebiliriz. Ani bir durum karşısında tüm hayatın yön değiştirmesi. Örneğin aniden kocasının bilgisayarında bir kadınla yazıştığını görmek gibi, ya da hiç tanımadığı bir yatakta uyanması gibi, ya da yıllardır evli olduğu karısının bir anda başka bir kişiye dönüştüğünü görmek gibi… bunlar hep bir anın gerçeklik algısının yanılsamaları ve bunun üzerine hayat yeni bir yön almak zorunda. Kahraman böylesi bir boşluk içine düşüyor ve içine düştüğü bu boşlukta yeni bir gerçeklik kurmaya çabalıyor. Her sabah farklı bir yatakta uyanıyorsa bu durumu çözmek için gerçekliği (ya da zihin sağlığını) sorgulayacağına, bu yeni gerçekdışı duruma adapte olup, bir çözüm üretmek gibi. Kahraman da bu durumda gece yatarken eşofmanın iç cebine para ve anahtar koyarak bu gerçeküstü duruma çözüm buluyor. Başka deyişle, gerçekliğin sapması sorgulanmıyor, yeni gerçeklik kendi içinde tutarlı kabul ediliyor. Bu bazen kahramanın bir maymuna dönüşmesi anlamına gelse de. Bazıları esprili, bazıları trajik, hepsi hoş öyküler.
Cumhuriyet Kitap / Alican S. Ortanca / 17 Eylül 2015
Hikâyenin dolu tarafı
Edebiyatımızda, düzenli olarak yeni verimleriyle okur karşısına çıkan, öyküde, romanda hatta resimde yumruklarını bir bir sallayan, sağ gösterip sol vurmayı sevdiği kadar “El salla, el salla! Kol salla, kol salla!” diye ritim tutmayı da seven bir yazar varsa o da Hakan Bıçakcı. Bıçakcı, kızgın sulardan sonra soğuk kumlar gibi gelen kurguları, aklını evde unutan karakterleri ve sanki okur zihninin parçası gibi görünen üslubuyla her kitabında bir adım daha atmaya devam ediyor.
Gündelik ilişkilerin anlatılmayan gündelikliğini, gün boyunca verilen kararların tekdüzeliğini, akılda cirit atan onlarca tilkinin vurdumduymazlığını, olağan şüpheli olmaktan çekinmeden anlatır Bıçakcı. Arada kalmışların, araya kaçmışların, aradan kaçmışların sesi yankılanır yazdıklarında. Ürpertici bir soluk gibi de yaklaşabilir karakteri size, aniden önünüzü kesip kolunuza da yapışabilir. Sıradan yaşama anlam aramadan, anlamsızlıklarla oynatır kalemini. Absürdü absürttür, ciddi tavrı daha da absürt. Unutmak istediğimiz bir anımızı hortlatıverirken belleğimizi bir anda yerle bir edip son bilmem kaç dakikadır okuduğumuz kelimeleri aklımızdan söküp alabilir. Türler arası sınırları olabildiğince saydamlaştırıp geçirgen bir tavırla öykünün sınırlarını zorlar. Başlangıcı sonundan başlar, kurguları moonwalk yapar.
ÇATLAK ÖYKÜLER, KARAKTERLER, SESLER
Apartman Boşluğu ile Türkçe spekülatif kurgunun en iyi eserlerinden birini veren, son romanı Doğa Tarihi ile söyleyeceği daha çok sözü olduğunu kanıtlayan Bıçakcı, bu kez bir öykü toplamıyla karşımızda: Hikâyede Büyük Boşluklar Var. Peki, kitabının adı gibi yazarın hikâyelerinde boşluklar var mı? Hem de nasıl? İşte Bıçakcı’nın yarattığı kırılım da tam olarak bu noktada gerçekleşiyor.
Hikâyenin hikâye olması için su geçirmez olmasına gerek yok. Çatlak öyküleri, çatlak karakterleriyle çatlak sesini kendi tarzı içerisinde kusursuz bir biçimde okuyucuya aktarmayı başarıyor yazar. Onun yarattığı dünyalarda her şey bir anda olabilir. Bir anda Bugs Bunny’ye âşık olabilir, bir anda nöbetçi masa örtücü aramaya çıkabilir, bir anda son bir senede yaşadığın her şeyi sıfırlayabilirsin. Bıçakcı’nın dünyası tam manasıyla her an her şeyin olabileceği bir imkânsızlıklar sirki gibi. Postmodern anlatının yavaş yavaş erimeye başladığı yerlerde, yazar hayal gücünü bir adım daha ileri taşımayı her seferinde başarıyor. Sırf öykü olması gerektiği için bir öykü yazabiliyor örneğin ya da öykü içinde yazdığı öykü, kendi öyküsüne dönüşebiliyor. Hem kurgu, hem üslup hem de dil bakımından yazar kendisini takip ediyor, tıpkı kitap boyunca kendi hayaletleri olmayı sürdüren karakterleri gibi. Ancak bazı yerlerde başka yazarlara da göz kırpmaktan kaçınmıyor. Öykücülükte kendi yarattığı türü takip eden, şüphesiz en sıra dışı yazarlardan Umut Sarıkaya’nın şeridine uğramayı kesinlikle ihmal etmiyor. Dört bölüme ayrılan kitabın her bölümü adının hakkını verir cinsten. İlk bölüm “İlişki Durumu”nda ikili ya da keşke ikili olsa dediği ilişkilere odaklanan yazar, ikinci bölüm “Yalnız Personel”de yalnızlığı yollarına pusu kurmuş beklemekte olan karakterleri anlatıyor. Tam burada ilk bölümle ikinci bölümü ayırmayı çok iyi başarıyor. “Yalnız Personel”de ilişki durumlarından kesinlikle söz etmeden, kendi çizgisi üzerinde sakince yürüyor. Bıçakcı için yalnızlık, tamamladığı işi kutlamak için Fanta içmeye mahkûm bir çevirmen ya da anne baba zoruyla saykodelik bir düğüne gitmek zorunda kalan gencin dramı olarak karşılığını buluyor. Öykülerini kaleme alırken üstüne Megadeth tişörtü giyiyor ya da zihninin üçe bölünmesine izin veriyor olabilir. Ama her ne yapıyorsa, başından sonuna kadar kendisi gibi yapmaya devam ediyor.
Üçüncü bölüm “Nasıl Olur?”da ise olmaz gibi görünenleri oldurup kaleciyi ters köşeye yatırırken son bölüm “Ara Bölge”de, katalog tanımayan öykülerini bir araya getiriyor. Toplam otuz dört öyküden oluşan bu derlemesinde büyülü gerçekçiliği hayalle, fantastik edebiyatı da gerçeklikle buluşturuyor.
BİLİNENİN TEKİNSİZLİĞİ
Bıçakcı, öykülerinde ne geleceğe dair varsayımlarda bulunarak kâhin taklidi yapıyor ne de olanı olduğu gibi anlatıp olmayacak bir tarih yazıcılığı. Aynı evrende bile yaşayıp yaşamadığını bilmediğimiz karakterlerinin hikâyelerini az ama sık sık yazarak okuyucusuna sindirimi kolay bir okuma keyfi sunuyor.
Rüya Günlüğü kitabından aşina olduğumuz düşsel anlatılarını bolca kullanıyor bu kitapta da. Uykuyu öyküsünün bir karakteri yapıyor, rüyayı diğer karakteri. Yarattığı asıl karakter ise bunların çerçevesinde kendine bir yer bulmaya çalışıyor. Bunu yaparken her şey olması gerektiğinden daha düşsel oluveriyor. Ve en sonunda kendi öyküsünü çimdikleyerek uyandırıyor yazar. Öyküleri bazen “Ya, n’olursun beş dakika daha…” diyebilecek kadar arsızlaşsa da uyku hak ettiği değeri her zaman görüyor. Bıçakcı’nın öykülerinde olgular, olaylar ve sonuçlar fantastik olsa da ana karakterler ya da mekânlar bu fantastiğin bir parçası olmaktan uzak. Onların fantastik yönleri bunca fantastik unsur içinde normal olmaları. Ya da öyle olduklarına inanmaları. Tüm bunlara rağmen Hikâyede Büyük Boşluklar Var’ın fantastik bir öykü toplamı olduğunu söylemek pek de doğru olmaz. Öncelikle öykülerin hepsi fantastik değil. Bunun yanında yazarın mizahi öğeleri neredeyse her öykünün vazgeçilmezi. Depresiflik de bu mizahın bir parçası. Öykülerde bir çöküş anlatılmasa da öyküler ve karakterler çökmeye fazlasıyla müsait. Öykülerindeki İstanbul, tıpkı bizimki gibi kaotik, Ankara bizimki gibi gri. Karakterler İnegöl köftecisinden karnını doyurup, taksiyle Kurtuluş’a gidiyor. Yine de tüm bu tanıdıklık Bıçakcı’nın kaleminden çıkınca aşina olduğumuz her gerçeklik, bilinenin tekinsizliğiyle farklı bir algı yaratmayı başarıyor.
DÜĞÜNE GİDEN “METALCİ”
Yazarın, Bir Yaz Gecesi Kâbusu ve Ben Tek Siz Hepiniz’den sonraki üçüncü öykü toplamı olan Hikâyede Büyük Boşluklar Var, daha uzun öykülere evirilmeye müsait, hatta kısa filmlere konu olmaya uygun öyküler barındırıyor. Bazı öyküler ise tüm olgulardan bağımsız, yalnızca iyi birer öykü olmalarıyla ön plana çıkmayı başarıyor. ‘Yıldönümü’, ‘Dünyanın En Çok Yanlışlıkla Fotoğrafı Çekilen İnsanı’, ‘On Üç Maymun’, ‘Cesaret Testi’, ‘Selfie Dedektifi’, ‘Bana Bayan Deme’ boşlukları büyük, okuma keyfi daha da büyük olan öykülerden bazıları.
Bunca hikâye anlatsa da Bıçakcı kendi gibi olmaktan bir an olsun vazgeçmiyor. Ne kelimelerinin gücünün onu ezmesine izin veriyor, ne okuyucunun beklentisinin ne de kelime olarak bir karşılığı olmayan sanatçı misyonunun. “Düğüne giden bir metalci” gibi yazıyor öykülerini ya da en yakın arkadaşının düğününe saatlerce geç kalmış bir dost gibi. İntihar etmeyi düşünse de İstanbul trafiğine ayak uyduracak kadar naif, hak etmediğini düşündüğü bir ödülü aldığında gerim gerim gerilecek kadar içten karakterleriyle Hakan Bıçakcı’nın öykücülüğü bu kitapla beraber süreklilik kazandığını gösteriyor. Yazar süssüz ve konuşur gibi yazmaya devam ediyor, biz de okurken onu dinliyoruz. Bu otuz dört öyküye sığdırdığı yaratıcılığına, orijinal kurgularına ve sevilesi pek çok karakterine rağmen Hikâyede Büyük Boşluklar Var’ın, Bıçakcı’nın en iyi kitabı olduğunu söylersek Apartman Boşluğu’nu, hikâyenin boşluklarında yok etmiş oluruz. Yazarın öykücü kimliği bu kitapla birlikte sağlamlaşsa da hâlâ romancılığı çok daha çarpıcı. Yine de Hikâyede Büyük Boşluklar Var bir arada bulunmayı hak eden ve bunu başarmış otuz dört öykünün haklı bir galibiyeti.
Evet, hikâyelerde büyük boşluklar var. Evet, her hikâye okunmaya değer. İşte bu yüzden bu kitap, Türkçe edebiyatın Donnie Darko’su olmaya aday.
Agos Kitap / Esra Ertan / 4 Aralık 2015
Hey siz, hikâyenin sonunu duymak istemeyenler…
Hakan Bıçakcı yeni öykü kitabı ‘Hikâyede Büyük Boşluklar Var’da, ‘Ben Tek Siz Hepiniz’ adlı bir önceki hikâye kitabında inşa etmeye çalıştığı kurgu dünyasının varlığını muhafaza etmeye devam ediyor. Sembolik düzeni hiçbir fantezi unsuru ile örgütlemeyen Bıçakcı, gündeliğin sıradanlığını tehdit edici, şaşırtıcı bir parodiye dönüştürüyor öykülerinde. Bir modern zaman parodisine. Bir anlamda gerçeği kurgularmış gibi yaparak kendi anlatım dilini de sabote ediyor. Böylelikle ‘gerçek’ in tekinsiz ve bulanık sularında duymaktan, görmekten pek haz almayacağımız bir biçimde kendimizle karşılaşma olasılığını dillendiriyor öyküleri.
Söylemin gücü
Hakan Bıçakcı metinlerinde biçim ve dil olanakları korku, gerilim türlerinin şekillendirdiği meselelerle öne çıkıyor. Ancak öykülerinin mekân, zaman ve karakter birlikteliğini göz önünde bulundurduğumuzda bu metinlerin tuhaf olana, olağan dışı görünene çok yakın bir mesafeden bakmayı önemsediğini söylemek yanlış olmaz. Zira bir Bıçakcı metninde endişeyi, endişe verici olanı savuşturmak ya da korku veren ‘şey’i giderme gayreti mümkün değildir. Yazar bu ruh hâlinin yarattığı rahatsız edici duyguyu iç içe geçen imgelerle –kirlenme/temizlik arayışı, cinnet/dans, tıkınma/aldırmazlık, taklit alışkanlıklar/takıntılar- ve sık tekrarlarla çoğaltma yolunu seçiyor. Üstelik bu söylemin gücünü kuvvetlendiren sinemasal bir görme biçimi, öykülerin kurgusal düzeneğini de okur üzerinde etkin kılıyor. 2008’de yayımlanan ‘Apartman Boşluğu’ adlı romanında ya da 2014 tarihli romanı ‘Doğa Tarihi’nde yapmaya çalıştığı mekân tasarımı, karakterlerin adını koyamadıkları ‘tuhaf’ durumları görünür hâle getirirken diğer yandan yine karakterlerin bu ‘tuhaf’durumlar karşısında, iç dünyalarında fabrike ettikleri kaygıları su yüzüne çıkarıyor. Bu sayede okur/kahraman özdeşleşmesine olanak veriyor. Öykülerinde ise mekân, dil işbirliğinin yarattığı gariplikler, kendisinden daha büyük bir meselenin göstergelerine evriliyor.
‘İlişki durumu’, ‘Yalnız Personel’, ‘Nasıl Olur’ ve ‘Ara Bölge’ başlıklı dört bölümden oluşan öyküler, birbiriyle benzer içeriklere sahip metinlerin peşi sıra yarattığı boşluk duygusunu temsil ediyor ve genel olarak tümünün buluşma noktası endişe/takıntı gibi modern zamanların çoğalttığı-kimi zaman başa çıkılamaz biçimde- birçok yönüyle kentli semptomlar. Metropol hayatının merkezden dışa doğru açılarak genişleyen baş döndürücü devinimi, kahramanların kendilerini ve ait oldukları sosyal çevreyi fark etmesini, duyumsamasını büyük ölçüde dumura uğratıyor. Bu durum, öykülerde yemek/tüketmek olgusu ile tekrarlar yapılarak imleniyor. ‘Yemek Vakti’ adlı öykü, tüketim zamanının, doymazlığın buna benzer yıkıcı, yağmacı durumların ve sürekli beslenmesi, tatmin edilmesi gereken arzuların dışa vurumu olarak, bir çeşit zombi kültürünü ifade ediyor. ‘Hayvanlar Gibi Bir İntikam Masalı’ adlı öykü de de benzer şekilde ‘bütün gece nefes almadan tıkınan’ kahramanın, yemek imgesinin yarattığı ikili anlam ile hem kapanmaz iştahının hem de ruhsal oburluğunun altı çiziliyor.
Aslında ne sistem üzerine yaptığı eleştiriler ne de toplumsal içerikleriyle beraber kahramanların bir varoluş biçimi olarak edindikleri roller, öykülerin okur üzerinde yarattığı şaşkınlığı ya da manipülasyonu güçlendiren başat unsurlar. Hakan Bıçakcı, metinlerinde, herkesin ve her şeyin normal olmaya çalıştıkça daha da tuhaflaştığı sembolik bir düzeni elbette bu meselelerle daha da derinleştirip, içerik ve biçim arayışlarını bu ‘acayiplikler’ üzerine inşa ediyor. Ancak belki de hikâyelerdeki boşluk duygusuna kuvvet veren en önemli his yalnızlık, hiç geçmeyen bir şaşkınlık, incinmişlik duygusu… Bıçakcı karakterleri ne kadar büyümüş ve iyi kötü dönüşmüş olsalar dahi, hâlâ yaşadıkları dünyaya şaşırabilmekteler.
Sinemadan esinlenen anlam ve biçim estetiği
Hakan Bıçakcı’nın öykülerinde, sinemadan esinlenen bir anlam ve biçim estetiği anlayışı da söz konusu. Yazı ile estetiğin başka anlatım diline imkân tanıdığı ‘Metrobüste Candy Crush’, ‘Bana Bayan Deme’, ‘Herkes Öykü Yazabilir’ ve ‘Serbest Piyasa’ adlı öyküler bu anlamda en öne çıkan metinler. Bununla birlikte kitapta yer alan tüm öyküler için Poevari gizem/olağan üstü unsurlarının ve Polanskivari sinematografik bir anlatım dilinin harmanlandığı bir yazı tekniğine sahip olduğunu söylemek, mübalağalı bir durum olmayacaktır. Zira Hakan Bıçakcı yazı ile yapmaya çalıştığı şeyi, korku, gerilim ya da gizem türlerinin içinde tutsaklaştırmadan, gündeliğin dilini tuhaf olana yaklaştırarak başka söyleyiş biçimlerini yakalamanın hazzını okuruyla paylaşabildiği için başarıyor olmalı…
Remzi Kitap Gazetesi / Ceyhan Usanmaz / Kasım 2015
Hikâyede Büyük Boşluklar Var
Daha çok romanlarını okumaya alışkın olduğumuz Hakan Bıçakcı, geçtiğimiz günlerde yeni bir öykü kitabı yayımladı. İletişim Yayınları’ndan çıkan “Hikâyede Büyük Boşluklar Var”da bir araya getirdiği öykülerinde de, Bıçakcı’nın önceki eserlerinden alışkın olduğumuz o netameli atmosferle karşılaşıyoruz. Günlük hayatın içinden çıkan kâbuslar…
İlk olarak 2003 yılında yayımlanan “Rüya Günlüğü” romanındaki kahramanı şöyle bir serzenişte bulunuyordu örneğin: “Keşke doğaüstü bir olay olsaydı diye geçirdim içimden. En azından yaşadıklarımı ‘doğaüstü’ diyerek etiketler, onların ne normal ne de anormal oluşunun korkunç belirsizliği altında ezilmezdim.” “Hikâyede Büyük Boşluklar Var”ın “iki Bahar” arasında bir ömür süren kahramanının ya da “yalnızca personel”in girmesine izin verilen odadaki personelin yaşadıkları da, Bıçakcı’nın diğer kahramanlarının yaşadıklarından farksız… Üstelik tüm bu “korkunç belirsizlikler” vapurda, metroda, Candy Crush oynarken metrobüste, Kadıköy-Taksim dolmuşunda gerçekleşiyor…
“Yeni yayımlanan ‘Hikâyede Büyük Boşluklar Var’ sekizinci kitabın. Tür olarak baktığımızda ise ikinci öykü kitabın… Bir ara çokça tartışıldı türler arası geçişin ‘doğru’ olup olmadığı. Ama artık bu tartışmanın alevi sönmüş gibi görünüyor. Bir alışma mı söz konusu, yoksa zaten en baştan beri böyle bir tartışmanın ortaya çıkmış olması mı anlamsızdı? Özellikle de sınırların belirsizleştiği, hemen her şeyin birbiri içinde eridiği postmodern zamanlarda yaşadığımız düşünüldüğünde!”
“Yaklaşık on sene önceki ilk söyleşilerde, ‘Roman mı öykü mü?’ sorusunu, ‘Kendimi daha çok romancı olarak görüyorum’ diye yanıtlıyordum. Şimdi o kadar emin değilim. ‘OT Dergi’nin ilk sayısından beri, yani iki seneden uzun bir süredir, her ay düzenli olarak öykü yazmak, öykü türü üzerine daha çok kafa yormak ve daha fazla emek harcamak bu sınırı belirsizleştirdi. Zaten de böyle olmalı. Temelde hikâye var. Hikâye bir kurgu mekanizmasından geçip diğer taraftan ya öykü olarak çıkıyor ya da roman. Postmodern zamanlarda disiplinler ve türler arasılık zirve yapmış durumda. Bu karmaşadan sağlam örnekler de çıkıyor. Ancak bu durumdan tamamiyle hoşnut değilim. Bir yandan da her şeyin manasızlaştığı ve içinin boşaldığı zamanlardayız çünkü.”
“Öykülerinde ve romanlarında bir ortak paydadan rahatlıkla söz edebiliyoruz. Bütün kitaplarının merkezinde, günlük hayatın içinden çıkardığın kâbusların hikâyesini anlatıyorsun. Kahramanların da çoğunlukla kentliler… Yaşadığımız şehirlere baktığımızda, giderek daha distopik bir hayat içinde savrulduğumuzu fark ediyoruz; yakın zaman içerisinde pek de kurtulamayacağız gibi görünüyor bu distopik atmosferden.”
“Aynı fikirdeyim. Ve gidişat konusunda epey karamsarım. Üstelik gündelik hayatın bu derece korkunçlaşmasıyla, bu konularda yazma isteği doğru orantılı değil benim açımdan. Gerçeküstü, fantastik, gerilim ve korku türlerine düşkün biri olarak gerçeğin bu türlere bu kadar yaklaşmasının bu konularda kalem oynatma isteğini köreltebileceğini de düşünüyorum. Okur da gazetede okuduğu dünyaya yaklaşan roman ve öyküleri ilginç bulmaz gibi geliyor bana. Gerçi bir yandan da George Orwell’in ‘1984’ünün en çok okunduğu ülkelerdeniz. Oradaki ortama en çok benzeyen ülkelerden biri olduğumuz gibi.”
“Orwell’in ‘1984’ünden bahsetmişken; yazarlara aslında hep etkilendikleri diğer yazarlar veya kitaplar sorulur. Bu soruyu biraz değiştirme imkânım var çünkü kitaplarında filmlere de sıklıkla atıfta bulunuyorsun. Hatta özellikle romanlarını okurken, zaman zaman bir Roman Polanski ya da Michael Haneke filmi izliyormuşum gibi hissediyorum. En az edebiyat kadar sinemanın da hikâyelerine katkıda bulunduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım…”
“Roman Polanski ve Michael Haneke benzetmesi için teşekkür ederim ve ‘Aman efendim estağfurullah,’ demek isterim öncelikle. Evet, sinemayla en az edebiyat kadar ilgiliyim. Bu nedenle sinemanın üzerimdeki etkisi de en az edebiyat kadar olmalı. Atmosfer odaklı gerilim filmlerinin özel bir etkisi var yazdıklarımda. İzleyici olarak diğer türleri de seviyorum aslında ama yazarken referansım anlatmadan gösteren, belirsizliklerle ilerleyen, hikâyesi atmosferinin geri planında kalan, olay akışıyla arka plan hikâyesi aynı doğrultuda seyir etmeyen, huzursuz ve ürpertici filmler.”
“Aynı şey müzik için de geçerli; hatta bu son kitabın ‘Hikâyede Büyük Boşluklar Var’da, epigraflardan başlayarak çok sayıda müzisyene, gruba, şarkıya göz kırpıyorsun.”
“Hayatımda fazlasıyla yer kaplayan müzik, yazdıklarıma da sızıyor. Bu konuda kendimi frenliyorum bile aslında. Konu, ilginç müzik zevki paylaşımından ibaret sanılmasın diye. Aslında yer verdiğim müzikler doğrudan benim zevkimi yansıtmıyor. Duruma uygun bulduğum şarkılara yer veriyorum. Kendimi frenleme konusu da her geçen kitapta biraz daha azalıyor. Hayatımda bu kadar baskın bir rolü olan müziği neden yazdıklarımın dışına iteyim ki?”
“‘Apartman Boşluğu’ romanında bir müzisyeni anlatmıştın zaten, bir taraftan da ‘Karanlık Oda’ romanında bir fotoğrafçı çıkıyordu karşımıza, sen de bir süredir düzenli olarak ‘OT Dergi’de yazdığın öyküler için aynı zamanda çizimler de yapıyorsun… Edebiyat dışında, ileride, seni nerede görme imkânımız olabilir?”
“Edebiyatla ilgilenen çoğu insan gibi, edebiyat dışında yakınlık duyduğum sanat dalları var. Sinema, resim, illüstrasyon, fotoğraf, rock ve klasik müzik gibi… Yakınlık duymanın ötesinde bazılarıyla hobi aşamasında da olsa ilgileniyorum. Ancak sadece yazar olarak ortalıkta olmayı tercih ediyorum. ‘OT’a çizim yollama kararı için bile akla karayı seçmiştim. ‘Baak, hem yazıyorum hem de çiziyorum. İstersem gitar çalıp, resim sergisi açar, üstüne bir de film çekerim,’ diyormuşum gibi hissedeceğim diye. Ancak ‘OT’un editörü olan arkadaşımla konuşunca ikna oldum çizim yollamanın o kadar da sevimsiz bir durum olmayacağına. Kendini bilmek mi, tevazu mu, tutuculuk mu, demode bir tavır mı yoksa bu da ayrı bir kompleks türü mü bilmiyorum ama edebiyat dışı konularla ortaya çıkmak istemiyorum. Komple sanatçılıkta gözüm yok.”
“Ama ben yine de, sinemaya olan yakınlığın ve hikâyelerindeki sinematografik öğelerin baskınlığını düşününce, sinema alanında bir planın vardır diye düşünüyordum hep. Gerçi şu sıralar televizyon dizileri revaçta ama(!)”
“Doğru düşünüyormuşsun. Hatta yaklaşık bir yıldır bir film üzerinde çalışıyorum. Henüz taslak aşamasında ama. Bir yönetmenle birlikte senaryosunu yazıyoruz. Her şey yolunda giderse aynı yönetmen çekecek. Biraz gizemli oldu ama bu aşamada bu kadar anlatabiliyorum. Daha önce de senaryo çalışmalarım oldu. ‘Karanlık Oda’ romanımın uyarlamasını da yazmıştık bir başka yönetmenle. Ancak para pul, bütçe fon gibi engellerden dolayı rafta kaldı. Sinema, senaryo yazarı olarak hep ilgilenmek istediğim bir alan. Televizyon dizileri öyle değil. Televizyon böyle oldukça.”
“Kitapların için öne çıkan bir başka ortak özellik de ekonomik anlatımı tercih etmen… ‘Hikâyede Büyük Boşluklar Var’ 180 sayfa olmasına rağmen otuzu aşkın öykünü içeriyor.”
“Evet, yazdığım öykülerin hemen hepsi kısa. Bu bir tercih ya da en azından karar değil. Bir tür istemsiz yönelim. Halbuki en sevdiğim öyküleri düşününce aklıma gelen örneklerin hemen hepsi uzun. Mesela; Italo Calvino’nun ‘İkiye Bölünen Vikont’, Dino Buzzati’nin ‘Yedi Kat’, Gogol’ün ‘Burun’, Robert Walser’in ‘Gezinti’, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Abdullah Efendi’nin Rüyaları’, Oğuz Atay’ın ‘Korkuyu Beklerken’ öyküleri… Ama işte yazınca böyle kısa oluyor. Bunun nedeni de şu sanıyorum: Genellikle bir andan ve çoğunlukla tuhaf bir andan yola çıkıyorum. Bu sahnenin başı sonu kurularak oluşuyor anlatı. Hikâyenin çıkış noktası olan olay metnin bazen başında yer alıyor, bazen ortasında, bazen de sonunda. Bu nedenle çok uzamıyor öyküler. Belki de öykünün odağını dağıtmamak konusunda fazla titiz davranıp kısa kesiyorum her seferinde.”
“Son zamanlarda da aslında böyle bir eğilim var gibi görünüyor. Kısa romanlarla, kısa öykülerle çokça karşılaşmaya başladık. Acaba sosyal medyanın bir etkisinden söz edebilir miyiz bu durum için?”
“Kesinlikle etkisi var. İnci Sözlük’te uzun girişlerin hemen altına yazılan sloganlaşmış bir deyiş bile var bu konuda: ‘Kısa kes p*ç.’ Bu atmosfer hem okurları hem de yazarları etkiliyordur büyük ihtimalle. Ancak yazarken böyle hesaplara girmemek gerekir. Yani bu dönem şu uzunluk makbul diye düşünüp kafadaki anlatının ayarlarıyla oynamaktan bahsediyorum. Kriter kısa mı uzun mu değil, iyi mi kötü mü olmalı her zaman olduğu gibi. Dünya edebiyatı olağanüstü kısa roman örnekleriyle dolu ama uzun romanların yarattığı derinlik sarhoşluğunun da ayrı bir yeri olduğunu unutmamak gerekir. Örneğin Marcel Proust’un ‘Kayıp Zamanın İzinde’ romanını okumanın etkisi gerçekten başka türlü bir şey.”
“‘Hikâyede Büyük Boşluklar Var’da ‘Herkes Öykü Yazabilir’ başlıklı bir öykü de var. Gelişen teknoloji ve sosyal medyayla birlikte yazılanların kolaylıkla dolaşıma sokulabilmesi mümkün hale geldi. Bu ‘Kaos’tan bir düzen çıkacağını düşünenler de var. Sen bu konuda ne düşünüyorsun?”
“Metnin kurmacayı açık etmesi oyunlarını seviyorum ve bu kitapta birkaç yerde böyle denemeler var. ‘Herkes Öykü Yazabilir’ ise bu konuda iyice uç bir örnek. Öykünün ilk iki cümlesi şöyle mesela: ‘Öykünün ilk cümlesi önemliymiş. İkinci cümlesi değil mi?’ Yazdığı öykülerden memnun olmayan, yaratıcı yazarlık kursuna katılan, sonra yazdıklarından yine memnun olmayan bir gencin öyküsü. Öykü içinde öykü anlatmaya çalışan birini anlatan deneysel bir deneme… Kaos’tan düzen çıkması konusundaysa tam anlamıyla çelişkili düşüncelere sahibim. Bir yanım yayınevlerinin iktidarına karşı internetin demokratik, özgür ve sansürsüz zemininden yana. Diğer yanımsa bu özgür ortamı okuma zevkini gebertecek bir metin çöplüğü olarak görüp editöryel süzgecin hayat kurtaran öneminin farkında.”
“Başta dediğin gibi böylesi oyunlar var kitapta ama ‘Hikâyede Büyük Boşluklar Var’daki öykülerin tümünü ‘oyuncul’ öyküler olarak tanımlayamayız sanırım.”
“Evet, tümü için böyle bir yorum doğru olmaz. Tümü için ne diyebiliriz ondan da emin olamadım. Belki tek ortak nokta hikâyelerdeki büyük boşluklar. Bu nedenle kitaba öykülerden birinin ismi yerine bu adı vermeyi tercih ettim. Film eleştirisi yazılarında kullanılan bir klişedir ‘hikâyede büyük boşluklar var’ kalıbı. Olay örgüsünün iyi kurulamadığına işarıet eden olumsuz bir yargıdır. Bu cümleyi ödünç alıp içindeki ‘hikâye’ ve ‘boşluk’ kelimelerine başka yerden yaklaşmak istedim. Öykülerdeki bir başka ortaklık da, belirsizlik kaynaklı fantastik bir boyutla karşılaşmamız. Çoğu için geçerli bu durum. Tamamen gerçekçiden tamamen fantastiğe doğru bir yelpaze söz konusu. Kitabı oluşturan 4 bölüm isiminden 2’si olan ‘Nasıl olur?’ ve ‘Ara Bölge’ de bu ton farkna işaret ediyor aslında.”
“Geçen yıl yayımlanan ‘Doğa Tarihi’ romanında üzerinde bir hayli düşünülmüş bir dil kullanmaya özen gösterdiğin anlaşılıyordu; aynı şey ‘Hikâyede Büyük Boşluklar Var’daki öykülerin için de geçerli. Ayrıca romanlarında ya da öykülerinde kurduğun yapı da kontrollü bir çalışmanın ürünü olduklarını açıkça belli ediyor; sayfanın/ekranın başına oturup ‘hikâye beni nereye götürürse’ anlayışında olduğunu sanmıyorum…”
“Ne kadar doğru. Yazarken asla yüreğimin götürdüğü yere gitmem. Zihnimin, aklımın, mantığımın götürdüğü yere gitmeye çalışırım. Yazacaklarımı önceden düşünüp her ayrıntısıyla tasarladıktan sonra başlarım yazmaya. Yazarken bazı değişiklikler ve sürpriz gelişmeler olur tabii ama ana hatlarıyla baştan bellidir her şey. Duygudan değil fikirden hareket etmeye çalışırım yani. Sonuçta yaratılan bir duygudur fakat çalışma aşamasında mantık duygulara ağır basmalıdır. Öbür türlü ‘iç dökme edebiyatı’ denen o korkunç manzara çıkabilir ortaya. Dolayısıyla her türlü ‘yürek/kalp’ söylemine karşıyım. Bu, edebiyat dışında da böyle. Dünya tarihindeki faşist hareketlere bakarsak hepsinin arkasında beyne değil kalbe, mantığa değil duygulara seslenen söylemler olduğunu görürüz. Akıl bireyin; duygu ise kitlenin, militarizmin, fedailiğin motorudur. Dil konusuna gelirsek. Atmosferin önemini konuşmuştuk. Bu atmosferi yaratan en önemli unsur da kullanılan dil. ‘Doğa Tarihi’nde mekanikleşmiş bir hayat anlatılıyordu, robot uyumluluğuyla hareket eden bir karakter vardı, rutinin boğuculuğu başroldeydi. Bu durum dile de yansımalı diye düşünmüştüm yazarken. Tekrar eden cümlelerle kurulmuş bir yapı denedim. Bir niyetim de şuydu. Aynı ya da benzer cümle sayfalar sonra tekrar okunduğunda farklı bir anlam yaratsın. Bunu ne kadar başarabildim bilmiyorum ama birkaç yerde, ‘Metinde çok fazla tekrar var,’ eleştirisine maruz kaldım kaçınılmaz olarak. Metni daha akıcı veya daha süslü bir hale getirmek elimdeydi ama bunu özellikle tercih etmedim. Amacım hiçbir zaman ‘keyifli’ bir okuma sunmak olmadı. Rahatsız edici olmayı tercih ediyorum. Sıkı okur olan bir arkadaşım bu konu her açıldığında bana şöyle der: ‘Oğlum, insanları niye rahatsız ediyorsun?’ Yine aklıma geldi ve yine güldüm.”
TimeOut İstanbul / Abbas Bozkurt / Kasım 2015
Zamanın ruhsuzluğu
Genç kuşak yazarlarımızın en verimlilerinden biri Hakan Bıçakcı. Yeni öykü kitabı “Hikâyede Büyük Boşluklar Var”ı konuşurken, şehir denen bataklığa girip çıktık, kurumsal zehirlenmelerden ve elbette müzikten söz açtık.
İlk romanın ‘Romantik Korku’dan bu yana 13 yıl geçmiş. Edebiyat yolculuğunda son yıllarda bir kırılma yaşadığını söylemek doğru olur mu sence? Tekinsiz olanla, rüyalarla haşır neşir, Lynch-vari evrenler kurduğun ilk romanlarından gündeliğin küçük huzursuzluklarına, tedirginliklerine geçiş…
Sanırım bu doğru bir tespit. İlk dönem yazdıklarımda daha çok sinemadan ve edebiyattan, daha az sokaktan ve çevremdeki hayattan ayrıntı vardı. Zaman içinde bu denge sanatsal referanslardan sokaktan manzaralara doğru yani teoriden pratiğe kaymış olabilir. Evet, galiba böyle oldu.
‘Hikâyede Büyük Boşluklar Var’ ve yine yakın zamanda yayınlanan ‘Doğa Tarihi’ için bir nevi ‘zamanın ruhu’ araştırması, belli bir kuşağın halet-i ruhiyesine hafif bir kazı diyebilir miyiz?
‘Zamanın ruhsuzluğu’ araştırması da diyebiliriz aslında. Böyle bir görev bilinciyle yola çıkmıyorum tabii. Ama sonuç böyle oluyor. Doğa Tarihi’nde olduğu gibi bu öykülerde de beni rahatsız etmenin ötesinde boğan gündelik durumlar mevcut. Kentsel dönüşüm, keyfi yasaklar, programlanmış hayatlar, kurumsal zehirlenmeler, ezbere törenler, ölümsüz klişeler… Bu temalar da ister istemez belli bir kuşağın belli bir kesiminin ruh haliyle örtüşüyor.
Yeni öykü kitabın iki bölümden oluşuyor temel olarak: ‘İlişki Durumu’ ve ‘Yalnız Personel’. Ama her ikisinde de ‘tüm personel’ yalnızlıktan kırılıyor gibi sanki. İlişkilerden çok hayatın vasatlığı, şehrin griliği, yavan gündelik rutinlerimiz başrolde demek doğru olur mu?
Doğru olur. Öykülerin ana karakterleri değişse de, başrolde rutinlerin boğuculuğu ve şehrin kasveti var hemen her zaman. En çok dinlenen radyo istasyonunun Trafik FM olduğu mutsuz bir şehirde geçiyor sonuçta öykülerin çoğu.
Yazarken bu klostrofobi yüklü ve çıkışsız durumları dengelemek için absürt anlara ve kara mizaha da sıkça yer vermeye çalıştım. Bazen nefes aldırma bazen yabancılaşma hissini iyice kuvvetlendirme amacıyla. Bu kitapta mizaha daha önce yazdıklarımdan daha çok yer verdim. Hatta kara mizahla sululuk arasındaki ince sınırı bulanıklaştırdığım yerler de oldu sanırım. Bu da, Hikâyede Büyük Boşluklar Var’ı önceki yazdıklarımdan daha hafif kılıyor bir anlamda. İçerik olarak değil ama okuma anlamında.
Toplu taşıma araçlarının, taksilerin, dolmuşların, metrobüsün senin kitaplarının mekânları arasında bir baskınlığı var. Şehir hayatının o huzursuz edici tekdüze ritmini en iyi buralarda işitebileceğimizi düşünüyor musun?
Evet. Kesinlikle distopik bir atmosferi var bu ortamların. Ya da şöyle diyelim, bu ortamlar biraz abartıldığında veya bazı filtrelerden geçtiğinde distopyanın içine yuvarlanıveriyoruz. Tabii ki huzursuzluk yalnızca toplu taşıma araçlarında değil. Taksileri, özel araçları ve evlerin içlerini de unutmmak gerekir. Hatta kafaların içlerini de. Distopyayı uzakta aramamak lazım.
‘Hikâyede Büyük Boşluklar Var’da her öykünün başında bir epigraf karşılıyor bizi. Bu epigraflar bambaşka duygu dünyalarından, farklı fikirlerden bir harman yaratıyor desek yeri. Rufus Wainwright, Ahmet Kaya, Adorno, Ümit Besen, Lord Byron alıntıları… Epigraflar boşlukları dolduruyor mu sence?
Evde defterler dolusu alıntı var. Ara ara dönüp baktığım. Şarkı sözleriyse kafamda dosyalanmış durumda. Öyküleri yazarken çoğunun epigrafı kendiliğimden aklıma geldi. Epigrafsız kalan öykülere de simetri hastası titizliğiyle bir şeyler bulmak istedim. Olmasa da olurdu ama takıntı işte.
Neyse ki bunun için zorlanmadım. Çünkü kullandığım alıntılar öyküyü en iyi şekilde özetleyen veya özünü ortaya koyma iddiasında olan sözler değil. Anlatılanla bir tür dirsek temasında olan söylemler. Bu nedenle her öyküye gönderme yapan bir epigraf bulmak kolay oldu. Kimden gelecekleriyse gerçekten hiç belli olmadı. Bazen Tom Waits destek attı, bazen Tanju Okan.
Teknoloji ve sosyal medyaya karşı hep ironik bir mesafe koruyorsun sanki öykülerinde: Facebook yazışmalarıyla gelen ayrılık, ‘selfie dedektifi’, fotoğraf çekme takıntısı… Senin aran nasıl iletişim teknolojileriyle?
Kendini şuursuz bir özgüvenle hayatın merkezine koyan ben çağı insanına karşı ironik mesafemi koruyorum aslında. İletişim teknolojileri de onların silahı olarak radarıma giriyor. İnsanların kendilerini gönüllü olarak ihbar ettikleri, olduklarından daha zeki ve daha güzel görünmeye çabaladıkları, sürekli “beğen”ilmeyi arzuladıkları sosyal medya manzaraları tam alay etmelik bir malzeme aslında… Ancak günümüzde ve ülkemizde böyle bir lüksümüz yok. Çünkü an geliyor haber alma, örgütlenme, yardımlaşma özgürlüğü bu mecraya muhtaç kalıyor. Özgür bir medyamız ve demokratik bir sistemimiz olsaydı daha bir gönül rahatlığıyla alay edebilidim iletişim teknolojileriyle.
Şahsen yazı paylaşma; yeni öykü, dergi yazısı, kitap ve etkinlik haberi verme amacıyla kullanıyorum sosyal medyayı. Yani “sıkıcı” bir şekilde… Ama hep kendime çalışmıyorum tabii, genel olarak sevdiğim filmleri, kitapları, festival/sergi haberlerini de paylaşmaya çalışıyorum.
‘Doğa Tarihi’nde ergenliğinde metalciyken yetişkinliğinde PR’cıya dönüşen bir kadının sisteme entegre olmasını takip ediyorduk. Burada da bir metalcinin ‘akraba düğünüyle imtihanı’ var. Bunlar ne oranda senin geçmişinden besleniyor?
Tahmin ediyorsundur ama yine de şunu net bir şekilde söyleyeyim. Kurtarılmış bir bölgeden, yükseklerdeki ulvi bir tepeden bakarak sistemin zavallı kurbanlarını anlatmıyorum. Aynı bataklıktan bildiriyorum. Kendim de acınacak hallere düşüp duruyorum. Eleştirdiğim ortamlarla, çelişkilerini anlattığım durumlarla ilşkimi koparabilmiş değilim. Dolayısıyla benden ve geçmişimden birçok iz var yer yer acımasızca eleştirdiklerim arasında. Bizzat kendi hedefime girip çıktığım anlar oluyor.
Bu arada metalcilik durumu için doğrudan benim geçmişimden besleniyor diyebilirim.
Kitapta bunca müzik referansı olunca neler dinlediğini merak etmemek mümkün değil. Sevdiğin türleri, yazarken sana ilham veren isimleri sorsak…
Kitaplardaki referansların hepsi doğrudan benim zevkimi yansıtmıyor aslında. Duruma uygun düştüğüne inandığım müzikler sadece. Doğrudan benim zevklerime gelirsek. Sevdiğim o kadar çok grup ve müzisyen var ki.
Çok uzatmamak adına şöyle bir özet geçeyim: Tür olarak britpop, grunge, indie rock, post punk, dark wave ve klasik müzik… Özel isimlere gelirsek… Takıntılı olduğum grup The Smiths ve dolayısıyla şarkıcısı Morrissey. Onun dışında eskilerden en çok etkilendiklerim Joy Division, Bauhaus, Pulp, Suede, David Byrne. Yenilerden The National, Interpol, Editors, Strokes… Ayrıca bir ara epey kaptırıp hâlâ severek dinlediklerim Sonic Youth, Dinosaur Jr, Alice in Chains, Pearl Jam, dEUS. Bir de hep seveceğimi düşündüğüm Franz Schubert.
Notos / Semih Gümüş / Eylül 2015
Hakan Bıçakcı’dan, Hikâyede Büyük Boşluklar Var
“Hayaller Paris, gerçekler Eminönü.”
Hakan Bıçakcı’nın yeni öykü kitabı yayımlandı. Romana iyice yönelmişken yayımladığı yeni öykü kitabı şaşırtıcı oldu. Üstelik çok beğenildi. Öyküye bulaşan bir yazarın ondan vazgeçmesi kolay değil.
Hakan Bıçakcı ile yeni kitabından çıkarak Notosoloji için konuştuk.
Hakan, Hikâyede Büyük Boşluklar Var yayımlandı. Okurların gözünde sen öncelikle romancısın. Ama demek ki öykü de vazgeçilmez…
Kesinlikle. Eski söyleşilerde romana daha yakın olduğumu belirtiyordum hep ama artık bundan emin değilim. Son yıllarda öykü türü üzerine daha çok düşünmenin ve bu türde daha çok kalem oynatmanın etkisi sanırım. Artık şöyle düşünüyorum: Bu ayrımın bir önemi yok. Ayrım öykü ile roman arasında değil, iyi yazılmış ve kötü yazılmış anlatılar arasında olmalı.
Kitabın adı öykülerden birinin adı değil. Benim de öykü kitaplarında hep olmasını istediğim gibi. Peki büyük boşlukların nedeni ne?
“Hikâyede büyük boşluklar var” film eleştirisi yazılarında sık rastlanan klişe cümlelerden. Olay örgüsündeki sorunlara, kurgudaki problemlere, mantık hatalarına işaret eden olumsuz bir yargı. Bu cümleyi bir öykü kitabının başlığı olarak kullanma fikri hoş geldi önce. Tüm öykülerin ortak noktası olabilecek bir söylem olduğunu da düşününce iyice ikna oldum bu adı kullanmaya. Boşluklar bazen öykü karakterlerinin iç dünyalarında karşımıza çıkıyor, bazen okurun hayal gücüyle doldurması gereken akıştaki atlamalara gönderme olarak.
Senin yazdıklarındaki dünyalar bana tuhaf geliyor. Sıradan hayatlar ama sanki yalnızca senin gördüklerin. Belki en güzeli de bu…
“Tuhaf” doğru bir sıfat bence de. Tamamen hayatın içinden ayrıntılarla, nesnelerle, kişilerle dünya dışı bir his yaratan tuhaf durumlar kurgulamaya çalışıyorum. Gerçek diye dört elle sarıldığımız dünyanın bir an için altımızdan çekildiği, aniden bulanıklaştığı veya içinde kör noktaların açıldığı durumlar. Gündelik hayatın konforlu rutininin sekteye uğradığı anlar.
Postmodern diye bir şey var, senin yazdıkların için de söyleniyor. Yer yer fantastik, gerçeküstü… Sen ne dersin?
Türler okur olarak uzun yıllardır ilgilendiğim bir konu. Edebiyat teorisi, akımlar, anlatım yapıları, roman biçimleri, öykü teknikleri de öyle. Ancak bunların hiçbirini düşünmeden yazmaya çalışıyorum. Yine de şu kadarını söyleyebilirim: Belirsizlikten kaynaklanan fantastik unsurlara ve gerçek dünyanın nesneleriyle yaratılan geçeküstü anlara sıkça rastlanıyor öykülerde. Hikâyede Büyük Boşluklar Var’daki bölüm adları da öykülerin fantastiklik tonlarına gönderme yapıyorlar zaten. Özellikle “Nasıl olur?” ve “Ara Bölge” isimli bölümler.
Şöyle bir gözlemim var: Hikâyede Büyük Boşluklar Var çok iyi bir kitap, Hakan Bıçakcı’nın romanlarını da gölgeleyebilir mi. Ne dersin?
Teşekkür ederim. Olabilir tabii. Bunun cevabını kitapları okuyanlar çok daha objektif bir şekilde verebilirler. Tabii cevap kişiden kişiye de değişecektir. Çevremden iki türlü de yorum aldığım oluyor. Öyküleri daha çok beğenenler de var, romanları tercih edenler de. Biri diğerini gölgeler mi diye bir düşüncem veya endişemse hiç olmadı.
Peki niçin hayaller Paris, gerçekler Eminönü.
Bu cümle, İstanbul’un ünlü duvar yazılarından. Sosyal medya ile görünürlük kazanan ve Gezi İsyanı döneminde zirve yapan, çok sevdiğim sokak edebiyatı örneklerinden. Bu kara mizah yüklü, bir yandan derin bir yandan arabesk ve hemen her zaman alaycı yeni üslubu çok seviyorum. Öykülerden birinde bu duvar yazısına yer vermek istedim. Öykü kahramanının sokakta yürürken görmesiyle karşımıza çıkıyor. Ve karakterin içinde bulunduğu durumla sinir bozucu bir şekilde örtüşüyor. Aslında sevdiğim çok fazla duvar yazısı örneği var ancak öyküde özel bir yeri olduğunu düşündüğüm için bunu kullanmayı seçtim.
Bu İstanbul yaz yaz bitmez bir şehir değil mi sence de?
Öyle. İçinde yaşayanları kendine çekerek ağır ağır uyuşturan, çok katmanlı, çok tuhaf ve çoğunlukla boğucu bulduğum bir şehir İstanbul.
Evrensel / Devrim Acaroğlu / 10 Ekim 2015
Normal’ olana tepki vermemek tuhaf değil mi?
“Bir şeylerin havada kalması kimi okuru rahatsız ediyor. Halbuki hayatta hangi konu net bir yere bağlanıyor ki? Bense bir okur olarak bir sürü durumun havada kalmasını ve onları kendi hayal gücümle doldurmayı severim.” Kaydırmalı yapboz oyunları vardır ya, tek boşluk sayesinde bütün taşların yerini değiştirebilirsiniz. O boşluk olmasa bozamazsınız resmi, yeniden yapamazsınız. Boşluk, tekinsizlik hissi de verebilir insana, değişime imkan tanıyacak bir ferahlık hissi de. Bıçakçı’nın kitabının adından da anlaşılacağı üzere irili ufaklı boşluklar taşıyan öyküleri, okurun hayal gücüyle tamamlanmayı ya da dağınık bırakılmayı bekliyor.
Nasıl doğdu ‘Hikâyedeki Boşluklar’?
“Hikâyede Büyük Boşluklar Var” son beş yıl içinde yazdığım öykülerden oluşuyor. Dergiler ve kolektif öykü kitapları için yazmış olduğum ya da bir kenarda bekleyen öykülerden. Ancak bu dönem içinde biriken tüm öykülere yer vermek istemedim kitapta. Kendime bir ön editörlük yaptım diyebiliriz. Benzer ruh halinde olmayanları dışarıda bıraktım. Böylece her öyküde benzer bir boşluk hissi oluştu. Böyle dağınık bir süreç… Öykü kitaplarının romanlar gibi net bir yazılma süreci olmuyor benim açımdan.
Kitapta dört bölüm var, o da sonradan ayrılmış olmalı…
Evet. Öyküleri seçtikten sonra sıralamaya sokarken kendiliğinden böyle bir gruplaşma oldu. “İlişki Durumu” denince ilk akla gelen ikili ilişki olur. Ama bu bölümde kendi kendisiyle de ilişki durumu karışık karakterlerin öyküleri var. Sakat ilişkilerin olduğu öyküler diyebiliriz. “Yalnız Personel” ikinci bölümün başlığı… Orada da tek başına, sevmediği işi yapan, sevmediği hayatı yaşayan insanların boğucu öyküleri var. Üzerinde “Yalnız Personel” yazan kapıların ardındalar. İçeri yalnız personel girebilir. İçerideki personel de yalnızdır. Çift anlam birbirini besler yani. Diğer iki bölümdeyse teknik farklar var. “Ara Bölge”de gerçekle gerçeküstü arasına sıkışıp kalmış durumlar var. “Nasıl Olur?” bölümündekilerse gerçeklikle ilişkisi en kopuk, en fantastik öyküler. Adı üstünde. Her zaman önem verdiğim belirsizlik ilkesi ve okurun kararsızlığı üzerine kurulu durumlar var. En büyük boşlukların olduğu öyküler bunlar diyebiliriz. Herkese değil, meraklısına… Bu türden zevk alan okuru hedefliyor. “Parasını verdim, yazar bana her şeyi açıklasın” diyen okurun sevmeyeceği öyküler.
Öyle okur mu varmış?
Vardır mutlaka. “Sonunda bir şey olmadı, konu bir yere bağlanmadı” diyenler mesela. Bir şeylerin havada kalması kimi okuru rahatsız ediyor. Halbuki hayatta hangi konu net bir yere bağlanıyor ki? Bense bir okur olarak bir sürü durumun havada kalmasını ve onları kendi hayal gücümle doldurmayı severim. Yazarken de kendim gibi okurları hayal ederek yazdığım için bu tip boşluklar fazlasıyla oluyor.
Hikayeler ortak bir hissi çok güçlü bir biçimde barındırıyor. Bu nasıl mümkün oldu?
İki cevabı var bunun sanki. Biri, benim takıntılı bir şekilde benzer temalarla boğuşmam. Diğeri de, bu temaların dışında kaldığını düşündüğüm öyküleri ayırarak ruh kardeşliğini artırmış olmam. İlk söylediğim, bana özel bir durum değil bu tabii. Birçok yazarın, yönetmenin, müzisyenin, ressamın takıntılı konuları vardır. Dönüp dönüp aynı mevzularla didişirler. Bende de durum böyle. Bu sefer de başka bir şey yazayım hevesim olmuyor pek. Benzer temaların içinde çok başka yerlere gitmeyi denesem de, arka plandaki atmosfer yakın oluyor. Okur olarak çok farklı türlerden zevk alıyorum ama yazarken tekrar o benzer ruh hallerine dönüş yapıyorum.
Karakterlerin, akıntıya kendini bırakmayan ama akıntıya karşı duracak cesareti, gücü de olmayan, olan bitene bıdı bıdı yapan ama kabul de edemeyen insanlar oluyor sanki. Nedir bu karakterlerde seni çeken?
Topluma yabancılaşmış, kendini cemiyet dışı mahluk olarak gören karakterler. Her zaman da entelektüel bir zeminden güç almıyorlar. İçlerinden gelmiyor sadece. Kendilerini bulundukları ortamlara ait hissetmiyorlar. Yorumuna katılıyorum. Bir şeyleri değiştirecek güçleri yok ama olan biteni olduğu gibi de kabul etmiyorlar. Böyle bir arada kalma hali. Bazen mizaha ve alaya sığınıyorlar, bazen de kabullenmeye çalışıyorlar. Son derece absürt durumlarda kalıp buna doğal tepki veren karakterler de görüyoruz. Böyle de bir ana izlek var. “Buna niye tepki vermiyor bu adam?” dedirtiyor. “Normal” olana tepki vermememiz de bana tuhaf geliyor aslında. Tuhaf durumlara tepki vermemenin normal durumlara tepkisiz kalmakla aynı olduğunu söylemeye çalışan minör politik bir tavır da var alttan alta. Okura ne kadar geçiyor bilemiyorum ama benim böyle bir çabam var.
Nedir modern insanın büyük çaresizliği diye sorsam…
Modernizmle başlayan yabancılaşma… Bu durum devam ediyor. Yaptığın, ürettiğin hiçbir şeyin parçası olamama, yaşadığın hayatın sahibi olamama durumu… Önceden belirlenmiş yol haritalarıyla ilerleme, toplumsal onay için çalışıp didinme. Onaylanmak için yaşamak çok yorucu ve insanı kendisine yabancılaştıran bir şey. Çünkü o onay listesini sen oluşturmadın. Yine de uymak için savunma mekanizmaları geliştiriyorsun, uymadığında kendini kötü hissediyorsun. Bu, üzerinde ve bilinç dışında müthiş bir baskı kuruyor. İçinden bir ses hep “Kendinden utanmalısın” diyor. Bir başka ses ise “Sen her şeye layıksın” diyor. Arada sıkışıp kalıyorsun. Ne isyan edebiliyorsun, ne tam olarak uyum sağlıyorsun.
Kendi hayallerini yaşadığını, özgür ve özel olduğunu düşünen, kendini farklı gören…
Kesinlikle… Bu gerçek değil, bir savunma mekanizması. “Ben bilmem ne bir adamım” diye başlayan cümleler var. Hep bir adam yerine konma telaşı var. Bunu yapan insan da bir rolü oynadığını içten içe biliyor aslında. Acıklı olan bu… Her şeyin illüzyon olduğunu bir şekilde hissediyor. Sana çaktırmıyor ama kendisi biliyor rol oynadığını, kendisi olmadığını.
Bana güzel güzel yaşıyorlar gibi geliyor.
Ben o kadar emin değilim. Vitrine konan hayatlar bunlar. Ama hayatının bundan ibaret olmadığını biliyor dükkan sahibi. Vitrine koymadığı mallarını da biliyor. Toprağa gömdükleriyle birlikte yaşıyor aslında. Sosyal medyanın da çok köpürttüğü bir durum bu… Kendini olduğundan daha akıllı, daha esprili, daha varlıklı, daha güzel sunma… Hep bir sunum telaşı… Bir ürün, marka gibi kendini konumlandırıp sürekli iletişim yaparak, iletişim yapmazsam kaybolacağım kaygısıyla sürekli “Ben buradayım” deme hali. Bu yıpratıcı süreçten nasibini alan karakterler biraz da öykülerdekiler. Sosyal medyayı açıp baktığında herkesin hayatının güzel olduğunu görüp kendi hayatının yeterince güzel olmadığını düşünüyorlar. Gereksiz bir depresyona giriyorlar. Ama bu bir paradoks… Sosyal medyadan takip edilse onun hayatı da güzel ve farklı.
Toplumun başına gelen fena şeylere çok kısa süreli tepki verip hızla gündelik yaşamına geri döndüğünü konuşuyoruz. Uzun sürmüyor huzursuz haller. Ama tersi de oluyor. Gezi oluyor mesela. Üç kuşağa yetebilecek bir “Biz yaptık, ne güzel yaptık, istersek gene yaparız” hali de ömürlü olmuyor.
Doğru. Çok hızlı bir vazgeçiş var. Ve sanki olmamış duygusuna kapılınıyor. Aslında bu da son derece distopik bir durum. Orwel’ın 1984’ünde iki dakikalık nefret seansları vardır mesela. Ekrana yansıtılan görüntülere iki dakika nefret kusulur, sonra herkes hayatına devam eder. Sosyal medyadaki öfke kusmalarını ben buna çok benzetiyorum. Bir an bir konuya büyük bir tepki veriliyor ki haksız bir tepki de değil. Ama sistemli ve ciddi bir takip gerektiriyor aslında. Bu kadar çabuk unutulması çok tuhaf… Dediğin gibi güzel şeylerin hissi de aynı hızla yok oluyor. Kimse bir şeyin peşinden gitmiyor. Zaten kimse, hiçbir konuyla derinlemesine ilgilenmiyor. Bir konuya kafayı takıp onunla yatıp kalkmıyor kimse. Her şeyden biraz… Hepimize yansıyor bu telaş, kendimde de hissediyorum bazen. Bir şeyle çok uğraşınca başka şeyleri kaçırıyormuşum hissi geliyor. Nefretlerimize de, sevinmelerimize de yansıyor bence bu telaş.
Hiçbir öykünde Gezi Parkı geçmiyor fakat buram buram hissettiriyor Gezi kendisini. Nasıl oluyor da hissettiriyor Gezi kendisini sence?
Gezi’nin hayatımdaki etkisi çok büyük. Bu etkinin yazdıklarımda da kendini göstermesi çok doğal… Bu yorumu birkaç defa daha aldım ve çok mutlu oldum. Hiç adı geçmeden, doğrudan bir gönderme yapmadan, baştan planlamadan böyle bir sonuç çıkması beni memnun eden. Düzyazılar, makaleler dışında edebiyatta doğrudan göndermelerden uzak durmaya çalışıyorum. Şöyle anlaşılsın da istemem; hayatında boşluklar olan insanlar Gezi’de buldular kendilerini. Böyle saçma sapan yorumlar yapılmıştı o dönem çünkü. Gezi çok kıymetli ve büyük bir toplumsal olay olduğu için telaşla içini boşaltmaya çabalayanlar olmuştu. Bu küçümseyici yorumlar beni çok rahatsız etmişti. Halen de eder.
İstanbul olmasa olmayacak öyküler diyebilir miyiz?
Büyük şehirler birbirlerine benziyor aslında. Büyük şehir öyküleri diyebiliriz o nedenle. Ama İstanbul da alttan alta kendini hissettiriyor tabii. Köprü trafiğiyle, metrobüsüyle ve diğer ayrıntılarıyla… Yine de İstanbul olmasa olmazdı diye düşünmüyorum, bütün büyük şehirlerde benzer klostrofobik durumlar, benzer depresyonlar, varoluşsal sıkıntılar var. Ama ben de bu şehirde yaşadığım için İstanbul ön planda. İstanbul gibi şehirler insanı uyuşturuyor. Nefret ederek, şikayet ederek ömrünü geçiriyorsun. Hep bir gitme lafı var ağzında ama bir türlü gerçekleşmiyor.
İstanbul’un distopik bir mekana dönüşmüş olması da öykülerin için uygun atmosfer sağlıyor sanki.
Doğru. Tüm klasik distopyalardan bir şeyler taşıyor İstanbul. Ve yasakların, baskının, sansürün artmasıyla her geçen gün biraz daha benziyor onlara.
Rüyaların ne faydası var edebiyatında?
İki faydası var. Biri karakterin sadece bilinciyle sınırlı kalamayıp bilinç dışına da tanıklık etmek. Bir karakterle özdeşlik kurmak için onun yalnızca bilinç üzerine tanık olmak yetmiyor bence. Çünkü işin ve hatta kişiliğin büyük kısmı bilinç dışında… Rüyalar da bilinç dışının işaretleri, göstergeleri, manzaraları. Diğeri de şu, rüya bölümlerini yazması ve okuması çok zevkli. Çünkü gerçek hayatın sınırlayıcı kodları bir anda ortadan kalkıyor. Sürreal bir kurgu olanağı veriyor bu da yazara. Okur olarak da, seyirci olarak da severim rüya bölümlerini ve sahnelerini. Ama tabii mutlaka rüya bölümü olsun diye bir kaygım yok. Yeri gelince bir rüya kanalı kendiliğinden açılıyor zaten.
Artful Living / Aslı Tohumcu / 16 Ekim 2015
Çoğunlukla içerden bildiriyorum
Hakan Bıçakcı yine kafamızı yer yer tatlı tatlı, yer yer tekinsiz bir şekilde karıştıran, bir solukta okunan ancak etkisi bir solukta geçmeyen hikâyeler anlatıyor bize “Hikâyede Büyük Boşluklar Var”da. Kendimizle, diğerleriyle, doğayla, şehirle ilişkimize, gündelik olana neşteri atıyor. Tekdüzeliğimizi yüzümüze sıra dışı hikâyelerle çarpıyor. “İlişki Durumu”, “Yalnız Personel”, “Nasıl Olur?” ve “Ara Bölge” başlıklı dört bölümden oluşan kitabı ister fal tutar gibi ister uslu uslu baştan sona okuyun, yazarın kendi hikâyenizdeki boşluğa selam çaktığını göreceksiniz. Hakan Bıçakcı’yla buluşup yeni hikâyelerini konuştuk.
Müzikle girmek istiyorum söze. Bize anlattığın hikâyelerin kendi müziği zaten var. Bir de kahramanlarına, kulaklıklarından eşlik eden müzikler var hikâyelerde. Müzikle ilişkinden, edebiyatının müzikle ilişkisinden başla da sen bir dökülmeye…
Her şey müzikle başladı diyebilirim. Kendimi cemiyet dışı bir mahluk olarak hissetme hali. İlk müzikle oldu. Ortaokul yıllarında rock ve metal müzikle tanışınca. Müzik zevkim zaman içinde değişse de, dinlediğim müzikler beni hep popüler olanın dışında ve tuhaf bir ruh halinde tuttu. Müzikle başlayan yabancılaşma hissi daha sonra edebiyatla derinleşti diyebilirim.
Kendini hala cemiyet dışı bir mahluk olarak hissediyor musun peki? Edebiyat bu hissi azaltıyor mu, artırıyor mu?
Sanırım artırıyor. Çünkü yazma süreci tuhaf bir biçimde bu ruh halini destekliyor. Uzak açı bakma hissi zamanla içine işliyor. Belki de bu, edebiyatın benim üzerimdeki etkisi. Okur sayısı kadar yorum olduğu gibi, yazar sayısı kadar etki de olabilir.
Müzik bahsine dönersek… “Hikâyede Büyük Boşluklar Var”ı neler dinleyerek yazdın ve bize hangi albümle ya da hangi parçalarla dinlememizi salık verirsin, ayrıca merak ediyorum.
Yazarken müzik dinlemem genelde. Veya arka planda kısık bir şeyler çalar. Ama yazdığım dönem genel olarak neler dinlediğimden bahsedebilirim. Bu öyküler son beş yılda yazıldı. Son beş yılda en çok dinlediğim müzik grupları da: The Smiths, Joy Division, Pulp, Suede, The National, Interpol, Editors, Strokes… Okurken ne dinleneceğiyse okura, yani kişiye göre değişir aslında. Ama yine de bir öneride bulunmam gerekirse Franz Schubert derim. Herhangi bir eseri…
Çok şey dikkatini çekiyor insanın “Hikâyede Büyük Boşluklar Var”ı okurken, ama popüler kültürden uzak olmaman, bir fanusta yaşamıyor olman mı diyeyim, en çok dikkatimi çeken şey oldu. Doğru bir saptama mı benimki?
Doğru. Günlük hayatımızda olup biten ne varsa yer vermeye çalıştım öykülerde. Sosyal medya da var, selfie de, küfür de… Bu mevzular edebiyata yakışmaz, yazdıklarım derinleşemez gibi kaygılarla dışarıda bırakmadım onları. Böyle bir filtre olmamalı zaten hayatla edebiyat arasında.
Bir de şu çok hoşuma gitti benim; “Tanrı yazarlığa soyunmaman” diye mi ifade etmeliyim bu durumu, bilemiyorum… Karşımızda acayip bir gözlem yeteneğine sahip bir yazar olarak duruyorsun ama her şeyi bildiğini iddia eden bir yazar da değilsin.
Her şeyi bilen ve okur üzerinde mutlak iktidar kuran yazar olmak asla istemem. Bundan özenle kaçınıyorum. Bu nedenle katılıyorum. Belirsizliklerle örülü, okurun kararsızlığı üzerine kurulu ve okurun hayal gücüyle doldurması gereken boşluklarla dolu anlatılar tercihim her zaman. Bunun en uç örneği Boş Zaman romanımdaydı sanırım. Hafızası kayıp anlatıcı kendi hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Okur da onun hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Roman böyle başlıyordu. Sıfır sıfırlık beraberlikle.
Dört bölümden oluşuyor kitap: “İlişki Durumu”, “Yalnız Personel”, “Nasıl Olur?” ve “Ara Bölge”. Bu dört bölümün birbiriyle kesiştiği ve ayrıştığı noktalar, duygu halleri, temalar var.
Kitabın bu dört bölüme ayrılmasına, tüm öyküleri bir araya getirip tekrar okuduktan sonra karar verdim. Kendiliğinden böyle bir sınıflama oluştu zihnimde. “İlişki Durumu” bölümünde kendi kendisiyle de ilişki durumu karışık karakterlerin öyküleri var. Dolayısıyla karşılarındaki insanla ilişkileri de pek sağlıklı değil. “Yalnız Personel” bölümünde tek başınalık hali baskın… Sevmediği işlere ve hayatlara hapsolmuş personeller var. Bu bölüm ilhamını, bu insanları bizden ayıran kapıların üzerindeki uyarı yazısından alıyor. Diğer iki bölümdeki ayrım ise daha teknik. “Nasıl Olur?” belirsizliklerle dolu fantastik öyküler. Nasıl olurun cevabını yazarın okura tam manasıyla vermediği, bu nedenle de rahatsız edicilik seviyesi daha yüksek öyküler. “Ara Bölge”de de adı üstünde gerçekle gerçeküstü arasına sıkışıp kalmış durumlar var. Tabii ki bu dört bölümün birbiriyle kesiştikleri noktalar mevcut.
“Ara Bölge” ayrı bir bölüm kitapta ama bir açıdan baktığımızda hikâyelerinin büyük kısmı ara bir bölgede geziniyor zaten. Belirsizliklerle, sebebini öğrenemediğimiz fantastik durumlarla, hatta ne alıştığımız gerçekçiye ne de alıştığımız fantastiğe giren, tekinsiz hikâyeler anlattıkların. Sen ne dersin bu konuda, katılır mısın bu fikre?
Evet, katılırım. Net açıklamalar fantastik anlatıyı bitirir. Her şeyin bir rüya olduğunu öğrenmek mesela ya da canavarın aslında bir maskeden ibaret olduğunu keşfetmek. Böyle net açıklamalardan uzak durmaya çalışıyorum. Ayrıca giriş-gelişme-sonucun, karakterle çevrenin, karakterin bilinç üzeri ile bilinçaltının birbirine karıştığı anlar beni çekiyor. Yani sınırların bulanıklaştığı durumlar. Arada ve kararsız kalmaktan zevk alan okurlara hitap ettiğini düşünüyorum bu öykülerin. Herkese tavsiye etmiyorum o nedenle.
Belirsizlik konusunda merak ettiğim bir şey var. Bu öykülerin yazarı olarak aslında yanıtları, nedenleri ya da sonuçları bilerek mi yazıyorsun, yani bilerek ve bizden gizleyerek mi? Yoksa sen de bizim gibi o net açıklamalardan uzakta mısın?
Bu durum öyküden öyküye değişiyor aslında. Ama genel olarak şöyle söyleyebilirim. Kâğıt üzerindekinden daha net açıklamalar oluyor zihnimde. Bazen birkaç ayrı açıklama oluyor. Hangisine daha yakın olduğum ise değişken olabiliyor.
Uyku ve rüyalar da senin öykülerinin başkahramanı olabiliyor. Nedir uykuyla ya da uykusuzlukla ve rüyalarla ilişkin? Rüyalara düşkünlüğün var mı? Seni çok etkileyen, unutamadığın bir rüyan var mıdır?
Kişisel olarak rüyalarla özel bir ilişkim yok. Ancak yazar olarak var. Nedeni de şu. Bir karakteri gerçekten tanımak için onun bilinç üzerine hâkim olmak yeterli değil. Bilinçdışında dönenlere de tanıklık ettiğimiz bir karakterle kurduğumuz ilişki çok daha derin olur. Ayrıca rüya bölümleri hikâyenin akışıyla ilgili doğrudan verilmesi sakil olacak bilgilerin çarpıtılarak verilebileceği özel bir alan yazar için.
Rüyadan bahis açılmışken… Bu kitaba sızdı dediğin kâbusun var mı?
Tabii ki var. Yani doğrudan aktarılmış kâbuslar olarak değil de, zihnimde dönen karanlık düşüncelerin ve paranoyaların izdüşümleri olarak… Hemen her öyküde en az bir tanesiyle karşılaşılabilir. Bazen abartılmış halleriyle bazen gerçeğe epey yakın bir halde.
Bir yanıyla hüzünlü (bazıları depresif diye de tanımlayabilir belki) hikâyeler bunlar, ama birden mizahla ters köşeye yatabiliyoruz. Bunun bilinçli bir tercih olduğunu düşünüyorum. Neye hizmet ettiğini sen anlatırsın belki bize?
Evet, bilinçli bir tercih ancak ilginç bir şekilde önceden planlanmış değil. Yazacağım her şeyi önceden tasarlayıp oturuyorum klavyenin başına. Ana hatlarıyla öykü kafamda oluyor yani. Ancak bu mizahi bölümler yazarken doğaçlama denecek şekilde çıktı. Neye hizmet ediyorlar? Sanırım öykünün boğucu gidişatını bir an için askıya alıp nefes aldırmaya. Mizaha en çok yer verdiğim kitap bu oldu. Mizahtan çok kara mizaha demeliyim belki de.
“Dünyanın En Çok Yanlışlıkla Fotoğrafı Çekilen Adamı” ile “Selfie Dedektifi” adlı hikâyeler herhalde selfie düşkünlüğümüzü en sıra dışı ama bir yanıyla da çok olası bir şekilde kâğıda döktüğün hikâyeler. Dalganı mı geçiyorsun bu hallerle, acıklı bir durum var tabii ortada ama onu vurgulamak gibi bir niyetin de var mıydı? Yoksa “sadece iki hikâye için zemin yarattı bana selfie merakımız” mı dersin?
Tam anlamıyla dalga geçmek sayılmaz. Yadırgadığım bir durum diyelim. Yadırgadığım duruma böyle bir bakış açısı. Hayatın bu kadar içinde, insanların bu kadar merkezinde olduğu bir konuya kayıtsız kalamamak da denebilir.
Bu arada, senin aran nasıl fotoğrafının çekilmesiyle? Selfie ile aran nasıl?
Fotoğraf çekmeyi severim. Çektirmekten hiç hoşlanmam. Selfie ise bana epey uzak bir konu. Selfie’de bana en tuhaf gelen, insanların o sırada yüzlerini soktukları tuhaf şekiller. En güzel açıyı ve ifadeyi yakalayacağım diye korkutucu bir profesyonellikle, çok hızlı bir şekilde yamulan suratlar. Daha da büyüleyici olansa, çekimden hemen sonra neşesini süratle kaybederek birden düşen suratlar. Geçenlerde böyle bir manzara görünce şöyle düşündüm hatta: Bir insanın gerçek yüzünü görmek için selfie pozundan hemen sonra düşen yüzüne bakmak gerekiyor.
En son “Doğa Tarihi”nde benim gözümde çok yerinde, feminist bir roman yazmıştın. Bu defa da kadınlar var kitapta ama erkek kahramanlara pozitif ayrımcılık yapmış gibisin. “Doğa Tarihi”nde doymadın umarım kadınları anlatmaya? Ya da şehir hayatı içinde erkeklerin ahvali daha mı vurucu/yakın geldi sana?
Ana karakterin kadın olduğu beş öykü var aslında ama erkekler daha kalabalık gerçekten. Erkeklerin dertleri biraz daha ağır basmış olabilir bu defa. Gerçi ben bu dertleri erkeklerin değil insanların sorunu olarak görüyorum. “Feminist” yorumuna çok sevindim çünkü yazdıklarım bir yana, kendimle ilgili şunu diyebilirim. Bir erkek, kadınların yaşadıklarını tam anlamıyla kavrayamayacağı için teknik olarak feminist olamaz biliyorum ama en azından koyu bir feminist yanlısıyım. Kadınların kahkaha atmalarına bile karışılan bir zamanda her geçen gün biraz daha… Ancak bunun ne kadarı yazdıklarıma yansıyor onu bilemiyorum.
Bence epey yansıyor… Aslında “Doğa Tarihi”ne kardeş bir yanı da var bu kitabın sanki, yanılıyor muyum? Benzer bir sıkışmışlığı, çürümeyi, hatta benzer bir deliliği, bu defa tek bir kişi ve hayat üzerinden değil de daha çoğul anlatıyor gibisin.
Kesinlikle öyle. “Doğa Tarihi” daha odaklıydı sadece. Kentsel dönüşüm, kurumsal zehirlenme ve delirme odaklıydı. Bunlar bir karakter üzerinden anlatılıyordu. Öykülerde de izleri var bu konuların. Ancak daha dağınık bir şekilde… Bambaşka karakterlere dağıtılmış bir biçimde.
Her sabah başka bir alışveriş merkezindeki bir mağazanın yatak reyonunda uyanan, ancak bunun nedenini aramak yerine duruma adapte olan kahramanın da var… Herkesin maymun taşıdığı metroda sıkıştığı köşeden kurtulmaya çalışırken kendisi sonunda bir maymuna dönüşen kahramanın da… Ne yaparsak yapalım, yaşadığımız gerçeklikten kurtuluşumuz yok mu? Boşuna direnmeyelim, debelenmeyelim mi?
İçine düştüğü acayip durumlara doğal tepki veren karakterler var öykülerde. Bu özellikle böyle. “Neden şaşırmıyor, neden isyan etmiyor?” diye sorulması için. Bir de şu düşünülsün diye: Tuhaf durumlara normal tepki vermek, “doğal” denen durumlara normal tepki vermek kadar acayip bir şey aslında.
“Ağlatan Ayna” adlı hikâye de tokat gibi patlayan hikâyelerden biri. Bu hikâyenin çağımızın tuhaf bir hastalığına/haline dikkat çektiğini söyleyebilir miyiz? Aslında sürüden ayrı olduğunu düşünen bile sürünün bir parçası! Mı?
Güzel bir yorum oldu bu. Toplumun birey üzerindeki gizli etkisi de diyebiliriz. Kendini içinde yaşadığı toplumdan soyutladığını sandığında kendini kandırırsın. Bunun için insanlığa çok geniş seçenekler sunan savunma mekanizmaları var. Hemen kendine en yakışanı seçebilirsin. Kendine apayrı, bağımsız bir hayat kurduğunu zannetsen de toplumdaki yozlaşmadan veya huzursuzluktan payını alırsın. Mutlaka.
Bizim ortak hikâyemizin boşluklarını ne doldurur sence? Ya da en büyük boşluğu nedir hikâyemizin mi demeliyim?
Boşluğun birkaç anlamı var kitapta. Karakterlerin iç dünyalarındaki boşluk. Mantığın anlık çöküşlerinin gözlerde oluşturduğu boşluk. Ve kurguda atlanan bölümler anlamındaki, okurun hayal gücüne muhtaç teknik boşluklar.
Sen bu büyükşehir kalabalığının ne kadar içinde, ne kadar dışındasın?
Fiziksel olarak hemen her zaman içindeyim. Sadece dışındaymışım gibi hissediyorum genellikle. Ama işte bu da bir yanılsama. Zaten yazdıklarım da bununla didişiyor. Eleştirdiğim mevzular özelindeyse… Uzak, yüksek veya konforlu bir noktadan bu acınası, çelişkili, garip hayatlara bakıp anlatmıyorum. Keşke öyle olsaydı. Aksine, çoğunlukla içerden bildiriyorum.
İnsan merak ediyor, bu hikâyeleri yazan adam neler okuyor diye…
En sevdiklerim. Ya da ilk aklıma gelenler: Canetti, Zweig, Walser, Kafka, Bernhard, Mann, Ballard, Wilde, Proust, Sartre, Perec, Camus, Nabokov, Tanpınar, Calvino, Buzzati, Gogol, Dostoyevski…
SabitFikir (Odak Yazar Dosyası) / Uğur Erden / 12 Ekim 2015
Yaşamdan Karikatüre
Akıp giden zamanda geriye doğru baktığımızda, hatırladıklarımız kısa anlardan ibarettir. Henüz geçmiş olan bir saat içerisinde bile dikkatimizi çekmeyen ayrıntılar hafızamızda yer bulamazlar. Üstelik bu yaşadığımız dönemin boğucu ve darmadağın edici etkisiyle de ilgili değil, salt insan oluşumuzdan kaynaklanan bir durumdur. Hakan Bıçakcı’nın Hikayede Büyük Boşluklar Var adlı son kitabı da sanki bu an(ı)ları ele alıyormuşçasına en uzunu beş-altı sayfalık otuz dört hikayeden oluşuyor. Bu hikayeler de dört farklı başlık altında toplanıyorlar: İnsan ilişkilerine yönelik olanlar “İlişki Durumu”, yalnızlık temelli olanlar “Yalnız Personel”, gerçekliğine inanılması güç olanlar “Nasıl Olur?” ve gerçek ile gerçeküstü arasında kalanlar “Ara Bölge”de bir aradalar.
Bu hikayelerin ortak özellikleri, hepsinin kısa olmasının yanında, olabildiğince kısa bir zamanı, olabildiğince az karakter kadrosuyla anlatmak. Bir diğeri ise, Bıçakcı’nın karakterlerinin “sıradan”, olaylarınsa “gündelik” eylemler olması. Bununla birlikte hikayelerin hemen hepsi karakterin kendi gözünden aktarılıyor. Durum böyle olunca, betimleme arka planda kalırken, olaylar ön plana geçiyor: Daha sürükleyici ve daha akıcı metinler ortaya çıkıyor. Bunu destekleyen öğelerden birisi de hikayelerin hemen hepsinde mizahi bir anlatımın tercih edilmesi. Bir hikayede (“Kutlama”) yazar, iki yıldır çalıştığı çevirisini bitiren bir karakterin kutlama yapmak için bira bulamamasını ele alırken kara mizahı yakalarken, bir başka hikayede (“Herkes Öykü Yazabilir”) ise, rüya göremeyen karakterin, rüyasını yazmasını isteyen hocasına söylenmek üzere tasarladığı sözlerden biri olan, “Hocam rüyalar kesikti, ödevimi yapamadım,” cümlesiyle mizahtan yararlanıyor. Bıçakcı’nın söyleşilerinde dile getirdiği gibi, bu mizahi öğelerin bazıları “sululuk” olarak algılanabilse de büyük ölçüde yerinde kullanımlar.
Karakterlerin kendi hikayelerini aktarmaları, yani birinci anlatım tercihi, yukarıda anlattığım durumun dışında bir işlevi de beraberinde getiriyor. Özellikle “Kutlama” adlı hikayede görülebileceği gibi karakterin bira bulamama sebebi başta, gittiği mekanlarda alkol satılmaması iken, büfeye ulaştığında saatin 22.00’ı iki dakika geçmesidir. Böylece Bıçakcı, mikro alanda da olsa eleştirisini gerçekleştirmiş oluyor ve bunu tercihi sayesinde okura yakın bir mesafeden gerçekleştiriyor. Biz mizahla harmanlanmış olan bu iki dakika geç kalma durumunu karakter ile empati yaparak algılamış oluyoruz. Bununla birlikte geç kaldığı süre on dakika bile değil. İşte bu onun hikayelerini başka bir temelde değerlendirme imkanı veriyor bize. Onun hikayeleri karikatürize edilmiş anlatılardır. Çok küçük olaylar çok büyük, çok kısa zamanlar çok uzun olmuştur artık.
Bu abartı beraberinde zaman zaman absürdü de getirir. “On Üç Maymun” adlı hikayede karakter metrodadır ve herkesin birer maymunu olduğunu görür. Bu durumu garipsese de çok sorun etmez. Fakat metrodan çıkmaya çalıştığında maymunu olmadığı için izin verilmediğinde işler değişir. Sonrasında bir maymun bulur bu defa da maymun onun olmadığı için çıkamaz. Bir başka hikayede ise kalemini bavulunda unutmuş olan bir yazar, uçakta, yanında oturduğu adamdan aklına gelen diyaloğu yazabilmek için kalem istemek zorunda kalır. Hemen ardından, kalemi verirken, yazdığı diyaloğun kelimesi kelimesine gerçekleştiğini görürüz.
Abartı bazen de okuru şaşırtmak için kullanılıyor. “Sessiz Dans” adlı hikayede, bir düğüne davetli olan karakter, düğün mekanına vardığında herkesin müzik sesi olmaksızın dans ettiğini görür ve okur yine absürt bir olayla karşı karşıya olduğunu düşünür. Kim bilir altından ne çıkacak diye beklerken görevlilerden biri adama yaklaşır ve kurallar gereği belli bir saatten sonra müzik çalamadıklarını bu sorunu da herkese birer kulaklık vererek çözdüklerini söyler. Böylece okur şaşırtılarak metnin sürükleyiciliği desteklenmiş olur.
Karakterin kendi hikayesini aktarması, yani birinci şahıs anlatıcı ile birleşen abartı; “güvenilmez anlatıcı” tercihiyle de bir araya geldiğinde anlatılanlar gerçek ile gerçeküstü arasında bir yerde dolaşmaya başlar. “Ağlatan Ayna”da karakterin, yol boyunca herkesin ağladığını görmesi bunun en iyi örneklerindendir. Burada tam olarak bir gerçeküstünden bahsedemeyiz çünkü ağlamak çok doğal bir durumdur; diğer yandan gerçekleşenlerin doğal olduğunu da iddia edemeyiz çünkü herkesin aynı anda ağlıyor oluşu çok saçmadır. İşte Bıçakcı’da absürd tam olarak burada devreye girer: O, bu hikayelerde olağanüstüyü ya da fantastiği aramaz, sadece anlatmak istediği durumu/sorunu en etkili şekilde iletmeye uğraşır.
Onda abartı sadece içerikte de kalmaz. Birçok hikayede gerçekleşen ısrarlı tekrarlar bunun yapıya işlediğinin en açık göstergesidir. “Metrobüste Candy Crush” adlı hikayede “Ömrümün en güzel yılları metrobüste Candy Crush oynayarak geçti.” cümlesi her paragrafın başında tekrarlanır. Böylece hem monotonluk fazlasıyla vurgulanmış olur, hem de abartı yardımıyla anlatılmak istenenin okura iletildiğinden emin olunur.
Yine absürdün kullanıldığı başka bir yer ise hem içerik hem de dil bağlamında, “Bana Bayan Deme” adlı hikayedir. Bu hikayede taksiye binen bir kadına taksicinin “bayan” diye hitap etmesinin ardından kadın konuşmaya başlar. Bunun yanlış bir hitap olduğunu uzun uzun anlatır fakat hikayenin sonuna geldiğimizde artık iyice kafası karışan taksici nasıl hitap edeceğini bilemez ve “nene hatun”, “dişi kurt”, “Leydi kadın” gibi birçok absürt hitap kullanır. Aldığı karşılıklar da bundan farksızdır. Böylece hem temel bir dil ve algı sorununa değinilmiş oluyor, hem de bu sorun absürdün yardımıyla tam olarak vurgulanıyor.
Sonuç olarak, Hakan Bıçakcı bu eserinde, sıradan insanın gündelik yaşantısını yine aynı insanın gözünden aktarmasının dışında, gerçek ile gerçek üstü arasında dolaşan ve bunu yaparken mizahtan ve absürtten yararlanan bir yazar olarak karşımıza çıkıyor. Tüm bunlar abartıyla da birleştiğinde, gayet “sıradan” olan hayatlar karikatürize edilmiş anlatılara dönüşmüş oluyor.