Öykü, İletişim Yayınları
187 s, 2019
Normal Nefes Almaya Devam Edin / Özet
Arka kapak yazısı:
Bu nedenle yazan çizen insanları da anlamam. Düşüncelerini, anılarını, hikâyelerini arsız bir iştahla yayımlatanları. Herkes onların akıllarından geçenleri okusun, izlesin, etkilensin saplantılarına bir mânâ veremem. Sapık gibi insanların ruhuna dokunma çabalarından tiksinirim. Hele tartışmayı seven insan. Aman aman. Gözlerdeki o parlama. O tükürüklü telaş. Tartışmayı çok sevenle tartışmayı hiç sevmem. Bir an önce savunduğu fikir galip gelsin de görüş alanımdan çıkıp gitsin isterim. Onu dinleyeceğime, kafamı dinlerim.
Manyakça sırıtanlar, meraktan delirenler, kıymetli yalnızlıkları arayanlar, hayallerinden çok uzağa düşenler… MP3 arşivi ile Spotify arasında sıkışan şaşkın müzikseverler. Beton ve metal istilasından kaçıp mezarlıklarda nefes alan endişeli kentliler. Gecenin köründe asansöre binen eli cımbızlı adamlar. Yaşadığımız dünya yeterince ürkütücü değilmiş gibi yeni nesil korku konseptli kaçış evlerine gidenler. AVM görünümlü şehir yaratıkları balmumu heykeller, ölü kediler, tatsız perşembeler paranoya panayırları uykuları kaçıran kâbuslar…
Hakan Bıçakcı, kendine özgü yalın üslubuyla, modern zamanları ve faillerinin dehşetli monotonluklarını anlatıyor.
Normal Nefes Almaya Devam Edin, gittikçe karmaşıklaşan öykülerin kitabı. Çarpıp kaçan, derin tesirli, paranoyakça gerçekçi.
Normal Nefes Almaya Devam Edin / Eleştiriler
Normal Nefes Almaya Devam Edin / Söyleşiler
Açık Radyo / Ceyhan Usanmaz / 2 Kasım 2019
Çağdaş edebiyatı yakından takip ettiğini söyleyen birisinin, yolunun bir noktada Hakan Bıçakcı ile kesişmemesi bence pek olası değil. Yine de, diyelim ki bir şekilde bu gerçekleşti ve Hakan Bıçakcı’yla ilk defa, yakın bir zaman önce çıkan bu son kitabıyla tanıştık…
Öyküleri art arda geride bıraktıkça çevrenizde olup bitenlerin ayrıntılarına olan merakınızın, dahası gözlem gücünüzün arttığını, yaşadığınız kente bakışınızın değiştiğini düşünebilirsiniz. Maalesef çok da ‘mutlu’ edecek bir değişim değil bu. Hatta, Kafkaesk atmosferi hatırlatarak söylersek, bir dönüşüm daha çok. Tanıdık mekânların, suretlerin tuhaflaştığını hissedebilirsiniz mesela. “Hep aynı noktada maket gibi duran meymenetsiz güvenlik”in, gerçekten de balmumundan yapılmış bir heykel olmadığına emin misiniz örneğin? Daha yakından bakmanız gerekebilir bir sonraki sefer. Ya da mobilyacıda, tam da vitrininde ‘konforda son nokta’ sloganının yer aldığı üçlü kanepede yan gelip yatmış kişinin oranın bekçisi olup olmadığına bir daha bakın isterseniz… Kulağınıza sevdiğiniz bir müzik çalınmış gibi gelebilir kimi zaman, o müziği yalnızca siz mi duyuyorsunuz yoksa? Çevrenizdeki ‘betonarme bulamacından’ sıkıldığınızda nerede nefesleniyorsunuz? Duyularınızın rahatsızlık verecek şekilde keskinleşmesine alışmanız gerekebilir. Ama hiç panik yapmanıza gerek yok, ‘normal nefes almaya devam edin’!
Hakan Bıçakcı’nın kitaplarını biraz daha yakından takip edenleri ise biraz daha ‘öngörülebilir’ bir süreç bekliyor. Metinlerdeki rüya ile gerçeklik sınırlarının muğlaklaşmasına, garip tesadüflere, tuhaflıklara biraz daha alışkınlar ne de olsa! Zaten kimi zaman Hakan Bıçakcı da hazırlıyor okurları; şöyle başlıyor mesela bir öykü: “Tuhaflıklar dördüncü gün başladı. Tuhaflıkların genel seyrinin aksine gündüz. Hatta sabah kahvaltısında. Her şey bununla kalsa manasız bir acayiplik olarak unutulup fitmeyi hak edecek türden bir vakaydı. Ancak devamında olup bitenlerle birlikte düşünüldüğünde, her şeyin başlangıcı olduğu ortadaydı.”
Karar vermek kolay değil: Hakan Bıçakcı’nın romanlarıyla söz konusu atmosfere yavaş yavaş mı dahil olmalı (ama bir noktada okurlar da romanın yarattığı anafora kaçamayacak kadar kapılıyor) yoksa yeni kitabı ‘Normal Nefes Almaya Devam Edin’deki gibi “çarpıp kaçan, derin tesirli, paranoyakça gerçekçi” öykülerini mi tercih etmeli?
İleri Haber / Zilan Yıldırım / 01.12.2019
Çarpıp kaçan, tesirli, paranoyakça gerçekçi
Kalabalıklar içinde yalnız kalmak. Sizi asla anlamayacaklarını bildiğiniz insanlara derdinizi anlatmaya çalışırken kendinizi bulmak. Yemek yerken kimseyi etrafınızda görmek istememek, sinemaya yalnız gitmek ya da bir deliyle muhabbet edip selamlaşmak istemek. Bir alışveriş merkezinde yürüyen merdivenle reklam panosu arasına girip dikilerek öylece beklemek. Şehrin kalabalığından sıkılıp yürüyüş yapmaya her gün mezarlığa gitmek. Şakağındaki bir beyaz kılı almayı kafasına takıp gecenin bir vakti asansörde elinde cımbızla bulunmak… Hepimizin içinde psikolojik sıkıntıları olan birinin gizlendiğini bilmeyenler için bu anlattıklarım saçma gelebilir. Komik gelebilir ki komik de. Freud’un bahsettiği “id” de içimizde bir yerde saklı olan deliliğimiz değil midir? Sıradan tek düze hayatlarımızın ve en çok da mantıksız, çelişkili olaylar bütününün normal algılandığı 21. yy. insanının dünyası şu soruyu sorduruyor insana. Normal olan nedir? Aykırı diye kime denir?
Kısa öykülerden oluşan “Normal Nefes Almaya Devam Edin”, Hakan Bıçakcı tarafından 2019’un Eylül ayında kaleme alınmıştır. 1978 yılında doğan yazarın “Apartman Boşluğu”, “Ben Tek Siz Hepiniz”, “Uyku Sersemi”, “Doğa Tarihi”, “Karanlık Oda”, “Rüya Günlüğü” gibi çok sayıda eseri bulunmaktadır. Hakan Bıçakcı, üslubu ve olayları ele alışı bakımından çağdaş bir çizgide yer alır. Son kitabı “Normal Nefes Almaya Devam Edin”de de çizgisini bozmayıp günlük, gerçeklik içeren ‘normal’ olayları kendi deyimiyle gittikçe karmaşıklaşan sanrılı öykülere harmanlayarak anlatmış. Toplumsal normları, normalleştirilen aykırılıkları, absürtlükleri, aykırı karakterlerle gözünüze sokuyor hatta yüzünüze vuruyor öykülerinde. Kitabın isminde de bu olguyu görmek mümkün. Uçak anonslarından tanıdığımız bu söz, panik halinde olmamız gereken bir durumu nasıl sakinliğe evriltmemiz gerektiğini söylüyor gibi. Kitap bize “Evet, garip ancak bu hayatın ta kendisi.” diyor sanki. Yani yazar bizi baştan uyarıyor sanki.
Bir söyleşisinde yazdığı eserler için karamsarlığı, çirkinliği, bozuk olanı, pespaye olanı daha hoş bulduğunu söylemiş Hakan Bıçakcı, çirkinliğin güzellikten daha gerçek oluşundan ve güzelliğin tek bir kalıba sığdırılıp çirkinliğin sonsuz oluşundan bahsediyor. Sokrates de “Mükemmel olan tektir.” diyor; her çizgisi, kuralı bellidir ancak mükemmel olmayan sonsuzdur diye. Yazarımız da bu mükemmel olmayan, bozuk ve çirkin olanın sonsuzunu ve doğalını yaratıp anlatılarında kullanmıştır. Bu nedenle kitabını “manyakça” ve “paranoyakça” bulmakla beraber doğallığını çok sevdiğimi söyleyebilirim.
Eserin içeriğinde büyük kentlerin “normal” sayılan insanlarının rutine binen işleri arasında hem herkesin karşılaşabileceği ama her zaman başa gelemeyecek olaylara yer verilmiş hem de kimsenin karşılaşmadığı absürtlüklere. Her gün aynı işi yapmak, her gün aynı yerde beklemek, rutin bir hayat yaşamak karakterlerini sıkıcılaştırmamış; aksine anlatıların, karakterlerin iç sesi olması anlatıma doğallık, gerçeklik ve okuyucuların kendilerini bulabilecekleri bir ortam sağlamış denebilir. Her öyküde kişilerin içlerinden espri yapıp yine içlerinden gülmeleri bu olayı en iyi gösterdiği kısımlar diyebilirim.
Öykülerdeki karakterlerden biri: “Etrafta dikkati bana dönük insanlarlayken bir tür mesaide hissediyorum.” diyor ve ekliyor: “Kuşatılmış gibi. Bir de, paylaşma dürtümde kusur var sanırım. Hep övülen o ulvi paylaşma, bende hep daraltıcı bir his uyandırıyor. Aklıma komik bir şey geldiğinde örneğin, birine söyleyip de onun gülüşüyle onaylanması umurumda değil. Bu komik olanı büyütmez. Tam tersi, o bir kişinin şaibeli onayına indirger.” Her gün o maruz kalınan kalabalıktan ve onaylanması beklenen sınırlı hareketlerimizin ve söylemlerimizin sınırlarını yalnızken aşabileceğimizden bahsediyor. Ancak şu tezatlık da dikkat çekiyor ki yalnız kalmak için iş arkadaşlarına “Bir arkadaşımla oturacağım.” diye yalan söylemek zorunda kalıyor karakter. “Sizinle oturmak istemiyorum” demek, “Yalnız kalmak istiyorum, yanınızda sıkılıyorum.” demek sizi aykırı yapar ve bu yalnız kalma isteğinizin o kişilerin sıkıcılığından kaynaklandığını düşünmek istemezler. Bunun üstünü sizi suçlayarak ya da size öfkelenecek sebepler arayarak örterler. Kısacası insanlar hayatınıza girmek için veya orada bulunmak, orada bulunmaya devam etmek, size ve sizin hayatınıza müdahale etmekte kendilerini özgür hissederler. Bunu yaparken sizin ne istediğinizin bir önemi yoktur.
Toparlarsak bireysel farklılığımızın toplumsal birlikteliğimizle çatıştığı noktaları anlatan bu kitap, kişilerin yaşadığıyla yaşamak istediği arasında duruşlarını, bu derin boşluktan kaçamayacak kadar kendilerinden habersiz oluşlarını anlatıyor.
KÜNYE: Normal Nefes Almaya Devam Et, Hakan Bıçakçı, İletişim Yayınları, 2019, 187 sayfa.
Doğu Yücel / Kitapsever dergi – Ekim 2019
ANORMAL HAYATTA NORMAL NEFESLER
Hakan Bıçakcı, yeni öykü kitabı “Normal Nefes Almaya Devam Edin”de normalleştirdiğimiz anormallikleri, kanıksadığımız tuhaflıkları, acımasız gerçekleri gözümüze sokuyor, zihnimize kazıyor. Şehirli insanların filtresiz fotoğrafını çekiyor.
Baştan söyleyeyim de polemik olmasın sonra, Hakan Bıçakcı epeydir arkadaşım. Ama bu yazıyı yazarken içim ferah, çünkü onunla okulda, bir barda, bir etkinlikte, iş yerinde vb. bir yerde tanışmadım. Önce sayfalarda, bir kitapta, Bıçakcı’nın Romantik Korku isimli kitabında tanıştım kendisiyle. Yıl 2002. “Nihayet tam benim kafada bir yazar” demiştim, bu fikrim her yazdığı kitapla daha da pekişti. Her birini çekilmemiş bir David Lynch filmi gibi zihnimde izlediğim romanlarını da seviyorum ama Bıçakcı’nın özellikle hikâyelerinin büyük hastasıyım. Ot dergi aldım mı, gazeteye Spor sayfasından başlayan bir maçkolik gibi Hakan’ın sayfasını açarım hemen. Öykü yazmak, deneme veya makale yazmaya benzemez, zordur. Hakan neredeyse hiç sektirmeden beş yılı aşkın bir süredir her ay düzenli öykü yazıyor. Ve kendi okuruna hiçbir zaman hayal kırıklığı yaşatmıyor. Bu kayda geçmesi gereken bir yazarlık başarısıdır.
Yazarın yeni kitabı “Normal Nefes Almaya Devam Edin”de otuz bir öykü mevcut. Bunlar Nöbet, Kaçan Uykular, Kâbusların Yorumu, En Kötü İhtimal, Rutin Kontrol ve Neşesiz Günler isimli başlıklarla gruplandırılmış. Bu öykülerin çoğunu çeşitli yayınlarda daha önce okumuştum, ama hepsini tekrar okudum. Tekrar okuyunca fark ettim ki, bu öyküleri dün okumuş kadar iyi hatırlıyordum. Sadece öykülerin iskeletleri değil, aralardaki küçük espriler, Bıçakcı’ya has benzetmeler, tarifler, leitmotifler ve diğer nüanslar da zihnimden uçmamıştı. Bu da gerçek bir yazarlık başarısıdır.
Başka yazarlık başarıları da var tabii. Zekice buluşlar bunlardan biri. Mesela The Smiths grubunun tarihten silindiği paralel bir gerçekliği anlattığı Büyük Kayıp’ı ele alalım. Evet, geçen aylarda vizyona giren Danny Boyle filmi Yesterday’in konusu bu, sadece mevzubahis grup The Smiths değil, The Beatles’tı. Hakan Bıçakcı bu hikâyeyi 2016 Kasım’da yazmıştı. Hollywood duy bunu! Peki İrmik’e ne demeli? Bu öyküyü Ot’un çizgi roman özel ekinde çizgi öykü olarak okumuştum, bu defa düz öykü formatında okudum. Yine etkilendim. Finali, Roald Dahl’ın klasik öykülerindeki çarpıcı sonlara benziyor.
Hakan Bıçakcı’nın merhameti yok, bunu söylemeli. Ot’ta yazıyor diye, o “çıt kırıldım”, herkesin gönlü hoş olsun çabasını, sinir bozucu “politik doğruculuğu”, hayatın sırrını verirmiş gibi yapan aforizmaları beklemeyin. Bıçakcı, şehir hayatının ve şehirlilerin fotoğrafını çekiyor ve burada filtre yok, fotoşop, rötuş yok. Neyse o. Beyaz yakalıymış, mavi yakalıymış, öğrenciymiş, öğretmenmiş, hayvansevermiş, vejetaryenmiş, kimsenin gözünün yaşına bakmıyor Bıçakcı. Normal bellediğimiz tüm anormallikleri deşifre ediyor, hayatı anlamlı kılmak için tutunduğumuz tüm illüzyonlarla, aidiyet duygusuyla ve diğer sahteliklerle kıyasıya dalgasını geçiyor.
En acayibi de şu: Bıçakcı kendisine ve yazarlara da acımıyor. “Bu nedenle yazan çizen insanları da anlamam. Düşüncelerin, anılarını, hikayelerini arsız bir iştahla yayımlatanları. Herkes onların akıllarından geçenleri okusun, izlesin, etkilensin saplantılarına bir mana veremem. Sapık gibi insanların ruhuna dokunma çabalarından tiksinirim.” diyor bir öyküsünde. Bir başka öyküsünde kitaplar Bıçakcı’nın hedefinde, “Üçlü kanepede tek başıma oturuyordum… Elimde okumaya çalıştığım ama bir türlü kendimi veremediğim kitapla. Satırlar akmıyordu. Durmadan başa dönüyordum. Ben mi bir şey anlamıyordum, yoksa anlaşılacak bir şey yok muydu emin olamıyorum.” diye yazıyor.
Fakat şunu söylemeli: Hakan Bıçakcı, ruha dokunmak gibi sapık ve anlamsız gayeleri olan yazarlardan değil, öykülerinde de satırlar yağ gibi akıyor ve içlerinde anlaşılması gereken çok şey var. Şimdi normal nefes almaya devam edin ve Bıçakcı’nın objektifine gülümseyin. Cheeseeee!
Hakan Bıçakcı / Normal Nefes Almaya Devam Edin / Hikaye / İletişim Yayınları / 187 Sayfa
Ajan Literer - Hakan Bıçakcı
Evet, en iyisi modern insanı anlatayım diye yola çıkmıyorum tabii ama kendimi ister istemez belirli karakterleri anlatırken buluyorum.
17 yıldır yazıyorsun, 2002’den bu yana hem büyülü gerçeklikle ve fantastik türle ilgileniyorsun hem hikâyelerin içinde biraz korkuya hatta paranoyaya yer veriyorsun. Artık beyazı mavisi kalmayan işçi sınıfından bahseden bir gözlemcisin. Seni bir hikâyeyi yazmaya iten şey ne oluyor genelde?
Galiba iki türlü oluyor; biri Edgar Allen Poe’nun “tek etki” kuramındaki gibi. Tek bir an geliyor aklıma. O anı büyütüp öyküye dönüştürüyorum. O tuhaf an belirdiğinde ne karakter, ne mesleği, ne olayın nerede geçeceği oluyor aklımda.
Bazen de hiç tek etki, kilit bir an falan olmuyor. Sadece bir atmosfer. Örneğin Yalınız Personel adlı eski bir öykümde bir güvenlik görevlisi bütün gün güvenlik monitörüne bakıyor ve düşüncelere dalıyor. Öykünün özel olarak çarpıcı anı yok, işi sadece bütün gün bir ekrana bakmak olan insanın ruh hali var. Sanırım bazen böyle atmosferlere ve ruh hallerine odaklanıyorum, bazen daha net bir olay örgüsüne.
Yazmaya başladığında ve 2002’de ilk kitabın yayınlandığında kendi yazma hikâyenin buralara geleceğine inanıyor muydun?
Ben çok plansız, programsız başladım, yazar olma niyetim bile yoktu. Bir kenara öyküler karalıyordum. O öyküler birleşip bir roman taslağına dönüştü. İlk Oğlak Yayınları’na götürmüştüm, büyük yayınevlerinden çekindiğim için. İlgilendiler. İlgilenmeselerdi, birkaç yerden üst üste ret alsaydım sanırım bırakırdım peşini. Öyle pek tuttuğunu koparan bir yapım yok. Gerçekten bu kadar roman, bu kadar öykü kitabı çıkarabileceğimi düşünmüyordum.
İlk kitapta insan kendisini yazıyor, sonra profesyonel olarak yazmaya devam ederken gözlemliyor. Senin gözlem alanların plazalar, AVM’ler, Beyoğlu… Hikâye kahramanlarından biri yine bir güvenlik görevlisi. Heykel Müzesi’nde çalışıyor ve diyor ki “yazarlar bol gözlem yapıyorum diyorlar ya, gelsinler burada iki hafta sabit dursunlar göreyim.” Sen ara sıra o güvenlik görevlisi gibi hissediyor musun kendini?
O öyküdeki güvenlik görevlisi bir balmumu müzesinde çalışıyor ve tıpkı koruduğu heykeller gibi hareketsiz duruyor bütün gün. Bu heykelleşme durumundan yola çıkmıştım. Ama bazen ilginç bulduğum durumdaki birinin önünden geçerken bir an hızlandırılmış bir empati ile kendimi o karakterin içinde düşünüyorum ve kurmaya başlıyorum. Tabii ki birebir yaşamakla ilgisi yok bunun. Tamamen gerçekleri yansıtıyorum diye bir iddiam da yok hiçbir zaman. Zihnimdeki filtreden geçip kurmaca bir karaktere dönüşüyor bu insan. Bir şeyleri tetikliyor bende. Yoksa bir belgesel gibi bu insanları olduğu gibi anlatayım gibi bir niyetim yok.
Kendini de o anların içinde bulduğun oluyor mu?
Kendime de dışarıdan baktığım oluyor. Sanırım bu yazarlıkla bağlantılı bir durum. Yaşadıklarına dışarıdan bakma hali. Sartre da yaratıcılığı yabancılaşma kavramıyla ilişkilendirir. Bende de bu yabancılaşma illeti olmuştur hep. Yazarlığa dönmeseydi de olacaktı sanırım, yapı meselesi. İçinde bulunduğum anda, kendi durumuma baktığım ve yadırgadığım oluyor sık sık. Yazarlık için belki iyi bir şey bu. Günlük hayat için bazen iyi olmayabiliyor. Günün akışını sekteye uğratıyor. Karakterlere dışarıdan bakarken kendime de öyle bakıyorum. Bu hem okurluğun, hem yazmanın özünde var aslında. Yazarlık ve okurluğun ortak noktası bir tür kendinden öte olma hali. Kendi hayatına, sorunlarına başkalarının hayatları, dertleri üzerinden bakma durumu. Bu nedenle ben pek kendimden yola çıkmıyorum yazarken. Birtakım karakterler hayal edip onları yazıyorum. Günlük tutma mantığıyla kendi duygularımı anlatmak çok sıkıcı geliyor. Çünkü zaten tüm gün kendimle baş başayım ve önümde bir kâğıt varsa bu kendimden kurtulma fırsatı. Ben kurmacayı önemsiyorum. Kendi yaşadıklarımı, görüşlerimi, duygularımı falan o kadar önemsemiyorum. O yüzden kendimi geri planda tutuyorum ama elbette bilinçaltımdan bir şeyler karışıyordur, elimden geldiğince kurduğum karakteri düşünüyorum.
Yeni kitabın 6 bölümden oluşuyor. Gruplandırmalarına yine çağın sorun başlıkları diyebiliriz. Bir iş yaparken yine insanları gözlemleyen insanları anlatıyorsun. Öykülerinde çeşitli sınıflar var. Bu çağda, özellikle İstanbul’da ayakta kalmanın zor olduğunu hepimiz biliyoruz ve hizmet sektöründe çalışan pek çok insanı görmezden geliyoruz ya da kaba davranıyoruz. O yüzden koltuk mağazasında çalışan insanın o koltuğa geçip yayılması ve oradan sokağa bakması bambaşka bir hikâyeyi uyandırabiliyor zihnimizde.
O öykü mesela, “Nöbet” bölümünde. “Nöbet”in çift anlamı var burada: Hem nöbet tutuyorlar hem birtakım nöbetler geçiriyorlar. Öyküye dönersek. Fiziksel olarak çok basit bir hareket. Bir adam bir koltuğa uzanır. Ama adam mağazada görevli, koltuk da vitrindeki ürün olunca bu eylem imkânsızlaşıyor. Görevlinin işi o koltuğun başında durmak olduğu için koltuğa uzanması, dünyayla kurduğumuz ilişkiyi sarsıyor. Her şeyi kategorize ediyoruz. Kendimizce bir gerçeklik kurguluyoruz ama bunlar hep dayanıksız.
Nöbetler geçirmek hali diğer öykülerine de yansıyor. Toplantıya geç kalan ama ne tarafa gideceğini bilemeyen adam da nöbet geçiriyor. Tüm bu nöbetler bizim koşturarak yaşamamızdan kaynaklanıyor gibi. Sence neden?
Kurulmuş gibi yaşıyoruz. Bir yerlere gidiyoruz. Zamanında bir yere ulaşınca, tamam her şey yolunda, diyoruz. Ama gerçekten her şey yolunda mı? O saatte bir yere gitmek ne kadar önemli? O saat, o mekân bizim uydurduğumuz bir şey gibi, içinde bulunduğunuz realiteyi sorgulatan ve çözümsüzlük içindeki şeyler. Kafkaesk meseleler.
İnsanların yerine makinelerin geçeceği meselesi uzun bir süredir konuşuluyor. Oraya iyice yaklaştık gibi. İnsan kendini bu kadar değersiz hissederken, yerine bir heykelin bile devam edeceğini düşünürken nasıl ayakta kalır?
Zor bir soru bu. Bir şeylere tutunup gidiyorsun aslında. Yaşama içgüdüsü gibi bir şey. Benim de böyle hissettiğim anlar oluyor. Anlamsızlık duygusu sık sık ziyaretime gelir. Yazma konusu için de geçerli bu. Yayınlanması gerekiyor mu gerçekten sorgulaması.
Şu an için kendini nasıl rahatlatıyorsun bu değerler içerisinde?
Belirli konulara kafayı takıp onları okumak, izlemek veya dinlemek. O dönem çok okunanları, çok izlenenleri değil kafana göre bir şeyleri takip etmek. Liste çağında yaşıyoruz, şunları yapmam gerekiyor, şu filmi görmem gerekiyor, bu sergiye gitmeliyim gibi. Bunun yerine gündemde olmayan bir konuyla derinlemesine içli dışlı olmak bana iyi geliyor. Dönemden döneme kafayı taktığım şeyler değişiyor. Mesela bir dönem sadece kara film izliyorum üst üste. Tarih sırasıyla.
Şu yalnızlık hikâyeleri, plazalarda çalışıp yalnız kalmaya çalışan insanlar. Her öğle arasında Zincirlikuyu Mezarlığı’na yürüyüş yapan adam mesela. Bir öyküde daha kahve içmeye yalnız başına çıkmaya çalışıyor kahramanın. Niye birbirimizi yalnız bırakmıyoruz?
Böyle bir birbirimize tutunma meselesi var, ama o çok yüzeysel. Gerçekten insanın insana iyi gelmesi değil buradaki hadise. Tabii mezarlık hikâyesinde kentin betonlaşması meselesi de var. Yüzeysel mesai arkadaşlıkları kuruluyor ve bunun dışında kalmak yasaklanıyor neredeyse. Sistem yalnızlığı sevmiyor. Mutluluk anlatıları hep arkadaşlarınla olmayı telkin ediyor. Ya da paylaşınca mutlusun, sosyal medyada teşhir ettiğin zaman. Mutluluk herkes için içkin bir şeyken, bir tür dogmaya dönüştü. Herkes mutlu ve sosyal olmak zorunda. İnsanlar sinemaya bile yalnız gidemiyor.
Bir öykünde The Smith yeryüzünden kayboluyor, gerçekten kaybolsa ne değişirdi?
Büyük filmler, büyük romanlar, büyük gruplar… Onların büyüklüğünü ve var olmadıklarını düşünmek insanı hasta ediyor. Bir daha o şarkıyı duyamama düşüncesi sende gerilim yaratıyorsa, paniğe kapılıyorsan onlar gerçekten büyük eserlerdir. Onun uç bir örneği var bu öyküde de.
İki hikâyen beni çok etkiledi. Biri Paranoya Panayırı, diğeri de Otel Paranoya. Bu iki hikâye bence kitabın genelinden ayrılan hikâyeler. Bir nevi delilik kurguluyorsun. Aslında hepimiz çeşitli paranoyalara sahibiz. Paranoyalara sahip olan insanlar hayatlarına nasıl devam ediyorlar?
Kendilerince iç tutarlılık yaratıp devam ediyorlar sanırım. Biz dışardan bakınca o tutarsızlıkları görüyoruz. Bir de kafada kurulanlarla gerçekten yaşananların ayırt edilememesi benim takıntılı meselelerimden. Güvenilmez anlatıcılara da ilgi duyarım. Şüphe içinde dinlediğimiz, takip ettiğimiz anlatıcılar. Otel Paranoya’daki anlatıcı bunun uç bir örneği. “Eğilip sırt çantamı aldım,” diyor mesela ve resepsiyon görevlisi “çantanızı unuttunuz” diye sesleniyor arkasından. O derece güvenilmez bir anlatıcı. Bu da özdeşliği kırıp yerine yadırgatmayı koyuyor.
Otel Paranoya’daki adamın dediği her şey tutarsız. Çünkü ben hayatta öyle bir adamla karşılaşsam ve bana öyle bir hikâye anlatsa bir daha otel odasında kalmam.
Gerçek hayatta biz o adamla karşılaşsak belki de ne kadar düz, sıkıcı, kendi halinde bir adam, der geçeriz. İç dünyasına girdiğimiz zaman, onun bakış açısına geçtiğimizde görüyoruz tüm bunları. Karşıdan baktığımızda hiçbir zaman göremeyeceğimiz şeyler. Herkesin ilginç bir hayal gücü var bence ama onları filtrelerden geçirerek iletişim kuruyoruz. Aynı cümle kalıpları, aynı mantıkta içerikler üretiyoruz. Kafalarımızın içi pek öyle değil aslında, diye düşünüyorum.
Kaybolan deliler ve kaçırılan delilere… İnsan bazen gerçekten sokağın ortasında öylece üç gün boyunca kimse dokunmadan oturmak istiyor.
Deliysen bunları yapabiliyorsun. Değilsen bunu yapman yasak gibi aslında dışarıdan bakınca aynı eylem ikisi de. Ama kafalardaki şablonlar oturmadığı anda alarm veriyoruz. İşte bu alarm anlarına odaklanıyorum. Bunu bir deli yapınca şablona oturuyor, ama bir şirketin genel müdürü yapınca sistem çöküyor.
Peki sen gerçek hayatta kafandaki şablonla karşılaşmadığında ne oluyor?
Günlük hayatta ben bu şablonları didikliyorum ama yaşarken çok düzenli belirli ve şablonlar içinde yaşıyorum. Belki onların dışına çıksam yazma ihtiyacı duymaz, yaşardım. Öyle çok ezber bozan bir yapım yok günlük hayatta, yazarken o damar çıkıyor ortaya.
Mesela her gün gördüğün bir adamın birkaç gün sonra kendi kendine konuştuğunu görsen gidip neyin var diye sorar mısın?
Sormam, çekinirim. Müdahale etmek istemem. Saygısızlık gibi gelir. Deliliğini istediği gibi yaşaması lazım, derim sanırım. Müdahil olmak benim çok korktuğum şey. İyi niyetli de olsa. Mahalle baskısı böyle başlıyor.
O deliren adamlar hikâyesinde gerçekten yolumun üstündeki bir deliden etkilendim. Sürekli yürüdüğüm yoldaki bir adam önce kendi kendine konuşuyordu, sonra üstü başı dağılmaya başladı. Ben onun üstüne kurguladım. Ama gerçekten yolunun üstündeki deliye alışıyorsun, şehirdeki bir dekora dönüşüyor bir noktadan sonra. Normalleşiyor. Normal nefes almaya devam ediyoruz.
Bütün öykülerin genelde gençlerin başından geçiyor. Bir de yaşlımız var Ferda Hanım. Ferda Hanım’ın gözleri açılınca sadece elindeki lekeleri değil, etrafındaki insanları da gerçekten görüyor.
Gözlerindeki problemden dolayı ellerindeki lekeleri görmüyor yıllarca. Ellerini hep çok bakımlı buluyor hatta insanlara limon suyu sürmelerini öneriyor. Göz ameliyatı sonrası ellerinin lekelerle dolu olduğunu görüyor. Yıllar boyu insanlara tavsiye verirken kimsenin ona bir şey dememiş olması nedeniyle sarsılıyor ve dünyası yıkılıyor. Bu noktada insanın keşke gözü açılmasaydı da ellerindeki lekeleri görmeden ölseydi, diyesi geliyor. Çelişkili bir durum ve o çelişkinin üzerine giden bir hikâye. Bugün arkadaşlık ilişkilerimizde de gizli sözleşmeler var aramızda ve onları bozmuyoruz. Onları bozduğumuz zaman işler bozuluyor. Yalnızken rol yapmayı bırakıyorsun nispeten ve kafanın içinde onaylanma ve beğenilme iştahın seyreliyor.
Kapkaççı hikâyesiyle bir işe, o ne olursa olsun, emek vermek var. Bir vicdan meselesi de var galiba.
Evet kapkaçla geçinen biri, birinin düşürdüğü cüzdanı gördüğünde almaması gibi trajikomik bir hikâye. Kendi içinde bir ahlakı var ama absürt tabii. Hepimiz çelişkiler yumağıyız. Bu karakter de öyle. Mesleğiyle barışık değil, yaptığı şeyin kötü olduğunu biliyor ama devam ediyor. Mesela bir hayvanın yemek için katledilmesine karşıyım ama önüme köfte gelince yiyorum, diyor. Et örneği değişir, yaptığımız meslek değişir, ama hepimizin çelişkiler yumağı olduğumuzdan eminim. Üstüne gitmiyoruz. Gerçek edebiyatın, sinemanın malzemesi o çelişkilerde. Kâğıt üzerinde düzenlenmiş tertemiz durumlar çok sıkıcı.
Bazı hikâyelerinde çeşitli kayıpların üzerine gidiyorsun. Ayrılıklar, ölümler, birtakım kafeler ekseninde geçiyor. Aslında bunların bir kısmı kafelerde gördüğümüz ama dönüp bakmadığımız insanlar. Ama yine de o can çekişen kuş sesi ve onun rahatsızlığı bana biraz etrafımızdaki insanlardan ne kadar rahatsız olduğumuzu düşündürüyor. Kendimiz hariç her şeyden rahatsız oluyoruz. Bu hak nasıl elde ediliyor?
Sanırım doğuştan geliyor ve yavaş yavaş normalleşiyor. Her türlü o medeniyetin dışına ittiğimiz, rahatsız olduğumuz şeyleri kendimizde rahatsız edici bulmuyoruz. Günlük hayatın dışına itilen irinler kendimizde olunca rahatsız olmuyoruz.
Senin öykülerini okumanın bende sağladığı hem rahatsızlık hem de rahatlık bu noktadan çıkıyor. Sen ufak ufak insanları rahatsız ediyorsun.
Evet rahatsız edici hikâyeleri, filmleri seviyorum. İnsan okumak isteyeceği şeyleri yazdığı için de sanırım, elim o sulara gidiyor.
Edebiyatın sence böyle bir görevi var mı ya da edebiyata yüklenen vazifelerden biri olarak bunu görmek mümkün mü?
Görev duygusuyla yola çıkmıyorum. Estetik coşkudan yola çıkıyorum daha çok. Şöyle bir sahne olsa ne acayip olurdu diye heyecanlanıp, onu paylaşma dürtüsü. Hani bir şey görüp gidip arkadaşına anlatırsın ya öyle bir şey. Şu soruna parmak basayım gibi düşünmüyorum ama dönüp bakınca rahatsız olduğum şeyleri yazdığımı da fark ediyorum. Rahatsız olma yazmak için çok itici bir güç. Ama doğrudan olup didaktik olmaktan kaçınmak gerekiyor.
Öykülerinde çeşitli çaprazlar da kuruyorsun.
Evet genel olarak ironik bir yaklaşım var. Lağımın patladığı bir Cennet Mahallesi gibi.
Bir yandan da tüm çirkinliğimizle birbirimize benzemeye başlama vaziyeti de var lağımın patladığı Cennet Mahallesi’ndeki parfümeri dükkânında.
Evet steril haller, kodlanmış güzellik, moda gibi bize dayatılanlar. Onlarla didişmeyi seviyorum. Güzellik, aydınlık çerçevesi fazlasıyla belli kavramlar. Ama çirkinlik, karanlık öyle değil. Orada sınırlar çok geniş.
Ama mesela Gucci’nin yeni güzellik kalıplarına sığmayan mankeni yine de garip. O kadına sen estetik olan değilsin diyor aslında.
Bence de. Ve bunu yaparken aslında tek derdi alkış toplamak.
Hikâyelerinden birinde bütün markaların, çalıştığımız yerlerin bize nasıl yalanlar söylediği var.
Sadece markaların değil, çevremizdeki hemen her detay böyle sayılır. Markalara da, insanlara da dönüp bakınca bunu görüyoruz. Artık insanlar da kendilerini marka gibi konumluyorlar zaten. Her yerde bunun yansımaları var. Sadece markalar böyle olsa işimiz daha kolay olurdu.
Ahlak anlayışının toplumsal olarak kaybolması senin için neye tekabül eder?
Değerlerin, ideolojilerin buharlaştığı bir dünyada, boşlukta salınan insanlığa. Kendim de dahil olmak üzere söylüyorum tabii, herkes bir tür boşlukta. Önce kendimizi, sonra etrafımızdakileri kandırıyoruz her gün. Çelişkilerimizin üstünü örtüyoruz durmadan.
Ve seni sen yapan sevdiğin kitaplar neler….
Böyle tanımlayabileceğim çok kitap var. Liste uzadıkça uzar. Özetle şu yazarların tüm yazdıklarını anabilirim: Kafka, Tanpınar, Calvino, Proust, Camus, Bruckner, Buzzati, Canetti, Perec, Gogol, Dostoyevski, Çehov, Bernhard.
Metin Celal / Hürriyet KitapSanat / 1 Kasım 2019
Gündelik hayatın kâbusu
Hakan Bıçakcı 2002’de yayımlan ilk romanı ‘Romantik Korku’dan beri belirli bir çizgi üzerinde geliştirdi edebiyat yaşamını. Gerçekliğin içindeki fantastik yanlara dikkatimizi çekmeye çalıştı. Sokakta gelip geçen, otobüste yanımızda oturan, işyerinde yan yana çalıştığımız, hatta aynı evi paylaştığımız son derece sıradan görünen insanların ne kadar renkli ve zaman zaman korkutucu iç dünyaları olabileceğini gösterdi. Sıradan insanın kâbuslarını anlattı. Bunu da kendine has diyebileceğimiz bir anlatımla yaptı. Kendine has anlatısını kurarken, üslubunu da oluşturdu.
Son öykü toplamı ‘Normal Nefes Almaya Devam Edin’de de aynı tavrını sürdürüyor.
Kitap altı bölümden oluşuyor. Bölümlerde yer alan çoğu kısa ya da kısacık öykülerin başlıklara uygun olarak tematik bütünlük sağladıklarını söylemek mümkün.
ÇAĞDAŞ İNSANIN ‘BEKLEME’ HALLERİ
Hakan Bıçakcı kentli insanın, İstanbullunun öykülerini yazar. Toplu konut, işhanı ve AVM üçgeninde yaşamını sürdüren, zamanının çoğu işte ve toplu ulaşımda geçen yalnız insanlardır bunlar. Gündelik hayatlarının her anında kalabalıklar içinde olmak durumundayken yalnız kalmak ne kadar mümkünse o kadar yalnızlardır.
Hemen her binanın girişinde gördüğümüz güvenlik görevlileri bu kalabalıklar içinde yalnız olma durumunu simgeler. Hakan Bıçakcı’nın da güvenlik görevlilerine özel bir ilgisi var. Hemen her çalışmasında onlara bir şekilde rastlıyoruz. Çağdaş insanın en çok yaşadığı hallerden olan ‘beklemek’ güvenlik görevlilerinde anlatılıyor en çok. ‘Normal Nefes Almaya Devam Edin’in ilk bölümü ‘Nöbet’, bu, iş nedeniyle bekleme hallerini anlatıyor. İşi beklemek olanların birincisi de balmumu heykel müzesinin güvenlik görevlisi. Müzedeki heykellere benzer bir şekilde girişte bekliyor. Müzeye gelenler ilk onu görüyor. Hemen arkasında Bruce Willis’in balmumu heykeli var. İşi gereği onun gibi heykelleşiyor, heykelden farkı olmadığı anlaşılınca da yerini ve işini bir heykel alıyor.
Kitaptaki öyküleri okudukça hizmet sektöründe yaşayanların mesailerinin çoğunun bekleyerek geçtiğini anlıyoruz. Beklemek onların normali. Anormal haller bile bu durumu değiştirmiyor. Örneğin ‘Lağım Parfümeri’de parfümeri mağazasının çalışanı günlerdir süren lağım kokusuna rağmen dükkânında müşteri beklemeyi sebatla sürdürüyor. İşi kokular üzerine olmasına rağmen lağım kokusunu almaz oluyor. Bekleyenlerden işi en ilginç olanı, bir kaçış evinde ziyaretçileri korkutmakla görevli yaratık olarak çalışan tiyatrocu olsa gerek.
En sıradan hayatın bile fantastik bir yanı olabileceğini sık sık örnekler Hakan Bıçakcı. Daha önce Berat Pekmezci’nin çizimleriyle birlikte tek öykülü grafik kitap olarak yayımlanan ’Otel Paranoya’ böyle bir öykü. Gerçekliğin nerede başlayıp nerede biteceğini, gerçekle düş arasında belirsiz bir geçiş olduğunu örnekliyor. ‘Paranoya Panayırı’ da benzer nitelikte bir öykü. Bir paranoyak yaşadıklarını anlatsa bu öykülerdekine benzer şeyler anlatırdı sanırım. Sıradan hayatlar, komik gerçekler kadar kâbuslar ve korkutucu düşler de barındırıyor.
BOŞLUKLARI OLAN ÖYKÜLER
Hakan Bıçakcı, bir kitabının adından esinlenerek söylersek, boşlukları olan öyküler anlatmayı seviyor. Bazıları sanki sadece giriş bölümünden oluşuyor ve devamında ne gelecek diye merak ediyorsunuz. Bazıları bir an, bazıları da bir anı parçası gibi. Öyküleri gittikçe kısalıyor ve başka biçimlere, türlere doğru yönelmeye çalışıyor. ‘Normal Nefes Almaya Devam Edin’de henüz bu değişimi yaşıyor ama gelecek kitaplarda bambaşka anlatım biçimleri ile de karşılaşabiliriz diye düşünüyorum.
Prolog Dergi / Gülçin Manka / 3 Aralık 2020
Yazarın kıvrak zekasını yansıtan yalın, dinamik, ironik, mizahi ve eleştirel üslupla birlikte sıra dışı tanımlar, cümleler ve dil oyunları her öyküde egemen. Mesela; “Bir köşede neon harflerle “neon harfler” yazıyordu.” ya da “Açık mavi bir kişisel gelişim kitabı gibiydi.” Öyküleri okurken kendinizi gülümser hatta bayağı güler buluyorsunuz ancak aynı zamanda Pessoa’nın “Sıradan yaşamların tekdüzeliğinin ne kadar korkunç” olduğuna dair cümlesini de düşünmeden edemiyorsunuz. Öykülerin temaları arasında bulunan gündüz düşleri ya da sanrılar, kabuslar, yanlış anlama ve anlaşılmalar da komik olduğu kadar yer yer ürkütücü bir biçimde çıkıyor karşımıza. Gotik sıfatı da bu nedenle bazı öykülere çok yakışıyor. “Kabusların Yorumu” bölümünde bu tadı fazlasıyla alıyoruz ama gülmeyi ihmal etmeden. Sıradan bir lunaparkta yaşanan gerçek bir “korku tüneli” deneyimi, her çeşit tuhaflığı barındıran bir otelde yaşanan sıra dışı olaylar, geceyi birlikte geçirdiği yabancı kadının evinde uyanıp akvaryumunu parçalayan tarantula ile cebelleşen bir adam, kitabın adının bize söylediği gibi normal nefes almamızı zorlaştırabiliyor.
Yazar, bu bazen düşsel bazen de çok gerçekçi öykülerde, içten içe toplumsal eleştiriyi hiç elden bırakmıyor; özellikle yeni insan paradigmasını belirleyen yeni iletişim teknolojilerini, yeni türeyen iş tanımlarını, sadece sözde kalan ve bunun iki tarafça da sessiz biçimde onaylandığı sevgi, güven, aile, değer kavramlarını ele alırken. Örneğin, yalnızlığı tercih etmenin ya da sürüden ayrılma isteğinin iş yaşamının toplumsal normlarına uymaması nedeniyle yalan söyleyerek gizli saklı yapılması, işe alınan yeni kasa görevlisine biz iş yerinde bir aileyiz diyen ve güven duygusu üzerine vurgu yapan müdürün sonradan para çalma ihtimalini ortadan kaldırmak için cepsiz pantolon giyme kuralından söz etmesi, büyük şehirde aradığı huzuru ancak öğle tatillerinde gittiği mezarlıkta bulan genç, hep büyük şehirdeki yeni zaman ve mekanların getirdiği insan ilişkilerinin paradoksları olarak karşımıza çıkıyor.
Yazar, öykülerinde mizahi dille yaptığı eleştiri ve özeleştirilerde iğneyi kendine, çuvaldızı ise topluma batırıyor: “Belli ki kadının yardıma ihtiyacı vardı. Böyle durumlarda hep kaçardım. Kaça kaça hem ben hem de memleket bu hale gelmişti.”
Delilikle ilgili toplumsal normlar ile kalıp yargılara yöneltilen eleştiriler içeren bir öyküsünde de “Delilerle göz göze gelmeyin. (…) Saldırıya uğramamak için bir önlem olan bu uyarı bende hep başka bir çağrışım uyandırmıştır. Deliliğin bulaşıcılığı gibi.” diyerek aslında kimsenin delilikten çok da uzak olmadığını ima ediyor.
Toplumca ruh sağlığımızın bozukluğu ekonomik çöküşle bir araya gelince ortaya çıkan traji-komik durumu anlatan bir öyküde ise, işsiz kalan ve depresyona giren birinin internetten beğenip seçtiği bir psikoloğu kaçırarak zorla terapi yardımı almasını anlatırken belki de tüm öyküleri özetleyen özlü sözü de hatırlatıyor: “Komedi, başkalarının başına gelen trajedidir.”
Cumhuriyet Kitap / Büşra Uyar / 7 Ocak 2021
Dikkat edilmesi gereken bir uyarı gibi!
Geçtiğimiz günlerde 2020 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’ne değer görülen Normal Nefes Almaya Devam Edin; anlatı gerçekliğiyle gerçeğin gerçekliği arasında özgün bir ritimle gidip gelirken, Hakan Bıçakcı ile ilk defa tanışacak okurlar için normal anormalliklerle dolu yeni bir dünyanın kapısını aralıyor.
Maskenin ardında kalan büyük, kibar gülümsemeler eşliğinde şakağa dayanan ateş ölçerler, başka acile acilen yönlendiren aciller, günlük hayata cerrahi eldivenler, çift maskeler, siperliklerle her şey normalmiş gibi dahil olma süreci…
Yaşadığımız bugünler, Hakan Bıçakcı külliyatına aşinaysanız pek de şaşırtıcı gelmeyebilir; eğer aşina değilseniz, işler o zaman gerçekten tuhaflaşacak demektir. Geçtiğimiz günlerde 2020 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’ne değer görülen Normal Nefes Almaya Devam Edin; anlatı gerçekliğiyle gerçeğin gerçekliği arasında özgün bir ritimle gidip gelirken, Hakan Bıçakcı ile ilk defa tanışacak okurlar için normal anormalliklerle dolu yeni bir dünyanın kapısını aralıyor. Şimdiden söylemek gerek, son derece güç elde edilen cinsten bir “dünyalar arası huzursuzluk karşılaştırması yapma olanağı” var okurun elinde.
İletişim Yayınları’ndan yayımlanan Normal Nefes Almaya Devam Edin, tematik sarmallar oluşturan bir öyküler bütünü. Bu tekinsiz, kısa öyküler ilginç ve ani bir kramp, zamanla gelişen bir ağrı ya da yalnızca bir iç sıkıntısı gibi işliyor: Kimi zaman imkânsız, çoğu zaman her an gerçekleşebilir.
Bıçakcı’nın okuru kuşatan sürükleyici dili kitaptaki öyküleri için de geçerli. Bu sürükleyici dil, insanın tekinsize ve karanlığa duyduğu doyumsuz merakı körüklüyor. Bıçakcı gotik, grotesk unsurlardan ziyade gündelik şeyleri kullanıyor üstelik: Bir sabah uyandığında dünyadan silinmiş müzik grupları, bir rakamı yanlış yazılmış numaraların sebep olduğu karışıklıklar, durmaması gereken yerde duranlar, durduk yere delirenler…
Bıçakcı’nın bir diğer güçlü edebi yönü de, külliyatına hakim olanların aşina olduğu üzere, mizansen kurma başarısı. Bıçakcı, öyküleri boyunca kimi zaman ilk romanı Romantik Korku’ya selam gönderircesine kimliksizliğin ve tekinsizliğin yıkılmaz kalesi otellerden ya da bağlamından kopmuş şeylerin yarattığı absürd kaostan ilham alırken, kimi zaman da İstanbul’un bilindik her köşesini kullanıyor: Metrolar, gezinip hava almak için can atamadığımız yemyeşil mezarlıklar, artık eskisi gibi olmadığına emin olduğumuz ancak şimdi ne olduğunu çözemediğimiz beton yığını uzun caddeler…
Normal Nefes Almaya Devam Edin tematik dizilişiyle boğmuyor okuru, ki eğer başına bir talihsizlik gelecek olsaydı, bu yönde olurdu. Temalar yönlendirmek ve kısıtlamak yerine sanki tekinsizlik kataloğu gibi açılıyor önümüze. Okur için tuhaflık tam da burada başlıyor:
Nispeten güvenli bir atmosferde, damak yakan lezzetli bir kahve eşliğinde oturup bir huzursuzluk seçmek. “Kaçan Uykular”, “Kabusların Yorumu” ya da en iyisi belki biraz “Rutin Kontrol”?
Okur karar verip, bile bile dalıyor bu sarmalın içine. Kendi güvenli alanında okuyor ve gerçekleşmesi fazlasıyla muhtemel bir imkânsızlığı tahayyül etmeye çalışıyor.
Tüm bunlar fizyolojik belirtileri de beraberinde getiriyor tabii. Zira güvensiz ve huzursuz hissetmenin fizyolojik getirileri, bilinen en eski transa geçme hali olan “okuma” ile modern huzursuzluk sarmalları içinde birleşince, pek farklı ve sağlıklı bir sonuca ulaşmayı beklemiyor insan.
Bunun belki de en çok Hakan Bıçakcı farkında. Farkında, biliyor ve nev-i şahsına münhasır mizah anlayışıyla küçük uyarısını en başta yapıyor: Tamam, şimdi normal nefes almaya devam edin.
OkurYazar TV – Aralık 2019
Kitabın adını uçak güvenlik anonsundan ödünç aldım tahmin edeceğiniz üzere. Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki normal nefes almak bile bir tür mucize olabiliyor. Çünkü durmadan kalbimizi sıkıştıracak, soluğumuzu kesecek, bizi paniğe sevk edecek haberler alıyoruz. Sosyal medya çağının yan etkisi biraz da bu. Hem bu düşüncenin ışığında hem de öykülerdeki paranoya dozu nedeniyle bu ismi yakıştırdım.
-Kitabın kapağında Mickey Mouse’u hatırlatan bir çerçeve içerisinde gerçek bir fare görseli var. Okur henüz kitabın kapağını görmüşken dahi gerçek ve gerçek dışının birbiri içine geçtiği bir oyuna mı çağırılıyor? Bu geçişkenlik nasıl yorumlanabilir?
Kapaktaki bu görsel sadece bu kitabı değil, 2002 yılından beri yazdığım hemen her şeyi iyi özetliyor bence. Görünenin altındakiler. Yüzeyde her şey sevimli, şirin, medeni. Ancak biraz yakından baktığımızda iş değişiyor. Edebiyatın en iyi yaptığı şeylerden biri de yakından bakmak zaten. Mickey Mause’a bayılıp fareden tiksinmek bir yandan basit bir çelişki gibi görünüyor ama bir yanıyla da çok derin bir mevzu. Fare olmasaydı Mickey Mause da olmazdı. Kültür endüstrisi, popüler kültür, yaşadığımız hayat bazen bize bunu bile unutturabiliyor.
-Kitaptaki birçok öyküde kediler, kedileri hatırlatan eşyalar var. Bu anlamda kedilerin öykülerde kurduğunuz tekinsiz atmosferi beslediğinden söz edebilir miyiz?
Özel olarak kedileri ön planda tutmaya çalışmadım aslında ama evet genel olarak hayvanlara sıkça rastlanıyor öykülerimde. Kedi şahsen en sevdiğim hayvan hatta en sevdiğim canlı türü sanırım. Ancak öykülerde çoğu unsur gibi onları da tekinsizlik vesilesi olarak kullandığım oluyor.
-Kitabın ilk bölümü Nöbet’te şehirli insanın iş yaşamının kelimenin bütün anlamlarıyla bir çeşit nöbete dönüştüğü öyküler yer alıyor. Kapitalist düzen ve şehir, insanı sevmediği bir işi yaparken orada köklenerek nöbet tutmaya veya sinir krizi nöbetlerinden kalıcı bir paranoyaya mı sürüklüyor dersiniz?
Evet buradaki çift anlamı iyi yakalamışsınız. Nöbet içinde nöbet. Durup beklemek üzerine kurulu mesailer belki de en zor mesleklerden. Ayrıca bu tip mesailerin her biri kendiliğinden durum öykülerine dönüşebiliyor. İşi öylece durup beklemek olan insanların baş rolde olduğu, olay örgüsünden çok atmosfere odaklanmaya çalıştığım öyküler var bu bölümde.
-Kitabın bölüm isimleri de kendi içinde bir öykü, belki tıpkı arka kapakta söylendiği gibi büyükçe bir sarmal oluşturuyor kanımca. Son öyküye ulaştığımızda ise muğlaklık, karmaşa arttığı için tekinsizlik de daha hissedilir oluyor ve aslında öykülerin de küçük birer sarmal olduğunu fark ediyoruz. Yanılıyor muyum?
Çok sevindim bu yoruma. Öyle olması için epey uğraştım gerçekten. Bazı öykülerimi sevmeme rağmen kitaba dahil etmememin nedeni de bu sarmalı bozacak olmalarıydı. Yani kitap tek tek öykülerden oluşuşa da, bütününe de özen gösterdim diyebilirim. Bir romanda olduğu kadar olmasa bile, epey dikkat ettim bu bütünlük meselesine.
-“Bir süre sonra her şeye duyarsızlaşıyor insan,” deniliyor bir öyküde. Bu cümlenin kitaptaki diğer öykülerle de bağ kurduğuna inanıyorum. Normal Nefes Almaya Devam Edin’deki öyküler duyarsızlaşmayan, en azından buna direnç gösteren insanları mı anlatıyor?
Merkezde yabancılaşma var sanırım. Duyarsızlaşma da bunun yan etkilerinden. Bazen içinde bulunduğu duruma yabancılaşan karakterler var karşımızda, bazen de içinde bulunduğu absürt durumu doğal karşılayarak bizi yabancılaştıran karakterler.
-Görmezden Geliş’in anlatıcısı, sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla insanların duygularının da zımparaladığını dair, bir ölüm haberi paylaşımına yapılan beğeniler üzerinden eleştiri getiriyor. Duygular ve gösterilen veya gösterilmeyen tepkiler gün geçtikçe aşınıyor mu dersiniz?
Sosyal medya düşmanı değilim kesinlikle. Hatta ülkemiz gibi haber alma ve haberleşme konularındaki özgürlüklerin git gide kısıtlandığı yerlerde sosyal medyanın hayati önemi olduğunu düşünüyorum. Ancak bir yandan da sosyal medya herkesi yavaş yavaş delirtiyor. Bunun sonuçlarını ilerde daha net göreceğiz. Ya da biz de delirmiş olduğumuz için göremeyeceğiz. Ölüm haberi “beğen”mek sadece küçük bir örnek.
-“Karşıki dairenin aralık kapısından geliyordu kavga sesleri. Belli ki bir kadının yardıma ihtiyacı vardı. Böyle durumlarda hep kaçardım. Kaça kaça hem ben hem de memleket bu hale gelmişti,” diyor Cımbız’ın anlatıcısı. Bir şiddet olayının tanığıyken kaçmak, kaçmamak veya yalnızca seyirci olarak izlemek nerede başlıyor sizce? Ve öykünün anlatıcısı, olaya dahil olduğunda karşılaştığı tepkiden hangi sonuca ulaşıyor?
Haksızlık karşısında sesini çıkarmak ya da sinip bir köşenden sessizce izlemek. Bu ikilemle her karşılaştığında sessiz kalmayı seçmiş birinin sonunda epey absürt bir şekilde de olsa sesini çıkardığını görüyoruz. Ve yanlış gidenler o kadar kemikleşmiştir ki bir şeyleri değiştirmek tahmin ettiğinden daha zordur. Mantıksız olan, ters giden şeyler istikrarlı olursa doğrusu normali onlarmış gibi olabiliyor çünkü bir noktadan sonra.